Toplumsal cangılın içerisinde eriyip gitmenin ne olduğunu daha iyi anladım son haftalarda. Gerçekten de insanlar ifade etmeyerek değil ifade ederek yok oluyorlar. Gazeteleri okudukça her zaman kızgın olan insanlarla yüz yüze geldiğimizi düşünerek yanılıyoruz aslında. Dahası bu kadar kolay kızabilenlerin çok da kolay unutmaları doğal. Bize ne devredildiyse bizim de bir sonrakilere bunları devretmemiz, bu soruları çözüme kavuşturup kavuşturmadığımızla değil, hep aynı cevapları bulabileceğimiz havzalarda düşünmemizden ve böylece aynı soruları cevaplamaktan fazlası aynı cevaplardan farklı soruları üretmekten kaynaklanmaktadır. Çünkü hep aynı yerde aynı soruların ya da cevapların evrensel geçerlilik taşıdığını düşünürüz ya da daha bireysel olarak heyecanlarımızın büyüklüğü karşında herkesi etkilemek peşindeyizdir. Türkiye'de "her zaman" tartışılan konular vardır. Her zaman da tartışılacak olan. Bu her zaman kullanımı benim için önemli çünkü her zamana yayılabilme özelliği olan sözcükler aynı zamanda hiçbir zamanda gerçek anlamda var olamayacaklardır ya da dönemlerin gerisinde ilerleyen fenomenler asla tek bir insanda ve tartışmada bütünlüğe kavuşmayacaklardır.
Türk düşünce tarihi içerisinde hep bir başlangıç aranmasının sebebi, düşünür sıfatındaki kişilerin kendi yaklaşımlarının biricikliğini gösterilebilme çabası ve düzensizliği olarak değerlendirilebilir. Düzensizdir çünkü tarihsel kronolojiden bağımsızdır ve (hitap ettiği zümreyi dikkate alırsak) sistemli bir düşünme metodu geliştirmeden uzaktır ve her an çıkış yapılabilecek kadar boş bir siyaset felsefesi alanına sahiptir. Oysa en uçtan merkeze kadar türdeş eğilimlerin güncel politik gelişmelere uyarlanmasıdır bütün olanlar. Cumhuriyetle birlikte ulustan dem vurmanın farklı biçimleri hep bir kurtuluş reçetesi olarak düşünme biçimlerimizdeki hastalıklara bir kür olarak sunuldu ve dünya gündeminden damıtılarak yeniden ve yeniden karşımıza çıkarıldı. Tuhaftır, parçalanarak yeniden bir araya getirilme çabalarının odağında yer alan coğrafya bağımlılığı, tarihsel devamlılık ve bütünlük aslında çok da bir şey ifade etmeden kendi seyrinde ilerleyen kuşakların resmi politikaya karşı "bireylenerek" gençliklerini geçirmelerine ve ardından aynı gençliği yaşamaya niyetli çocuklarına resmi politikanın erişilmezliğini ispatlama çabalarına dönüşmüştür. Oysa Türkiye'de ABD'li olmak ne zaman bilinç düzeyine erdi ki ABD'li olmamak bir sloganla ifade edilebilecek durumun karşısında yer alabilsin.
"Tarihin sonu" tartışmaları içerisinde dikkati çeken bir husus vardı. Tarihin devam edeceğini ve bir hegemonyanın bize dayatıldığını ileri sürenlerin bir kısmı tuhaf bir şekilde uluslaşmaktan ve bunun şu anki durum ve paradigmaya en uygun düşen reçete olacağından bahsetmekteydiler. Oysa tarihin sonunu hazırlayan tam da minimal düzeyde örgütlenmiş dünyanın çok uluslu şirketlere ve ulus üstü kurumlara dönüşmesidir ve bunun en önemli ayağı kuşkusuz uluslaşmaktan geçmektedir (Ulus-devlet: Bu şirket ve kurumların ayak basabileceği yerler). Bu tartışmaların küreselleşmeyle başladığını ve nihayet onun bir sonucu olduğunu unutmamak lazım. Bir başka önemli çarpıklık, şu anki durum ele alınırken ülkenin son birkaç on yılını yok sayarak işe başlanması ve çeşitli gazetelerin magazin eklerinden oluşturulmuş antropolojik tespitlerin, mükemmel sanılan bir sunumla(!) okurlarla paylaşılmasıdır. Bu on yılların yok sayılması, aynı insanların yazılarında gördüğümüz 19 yy. eksenli düşünce adamlarını özellikle Hegel'i merkez alması bir rastlantı mı acaba? Eğer yazılarınızda sürekli olarak geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısından söz ediyorsanız o zaman düşünce evreninizin ulus-devletten öte bir şey ifade etmesi biraz zordur.
Toplumsal cangılın içerisinde eriyip gitmenin ne olduğunu daha iyi anladım son haftalarda. Gerçekten de insanlar ifade etmeyerek değil ifade ederek yok oluyorlar.