« Anasayfa | Künye | Arşiv 22 Nisan 2018, Pazar
Gündem: Kültür-
Sanat
Gündem: Hayat
40i Gündem Nöbetçi Köşe
40PENCERE
Edeb Yahu
Nedret Kudret
Erdem Bayazıt Ey!

Gölgelik
Köksal Alver
Tek Söğüt

Dil Ağacı
İbrahim Demirci
Kafı Yutanlar

Kelimeler ve Şeyler
Abdullah Harmancı
Seni Ne İhtiyarlattı?

Mızrak ve İlmihal
Ahmet Murat
İmamın Hatırlanışı

Saksağan
Osman Özbahçe
Dünya Aklıma Yatmıyor

Şiir Çıkmazı
Mehmet Solak
Kimi, Nereye Götürür Şiir?

[ Edebiyat -> e-sohbet ]

Cihan Aktaş: "Müslümanlar Sağcılıktan Ayrışmaya Devam Ediyor"

Röportaj: Nurullah Turan

05.10.2009 - 02:43

Cihan Aktaş'ı yıllar yılı yayınladığı öyküleriyle ve İslamcılık, kadın, başörtüsü gibi başat mevzular üzerine yazdığı inceleme kitaplarıyla tanıyoruz. Geçtiğimiz aylarda son öykü kitabı Kusursuz Piknik'i yayımlayan yazar, yaklaşık iki yıldır da Taraf gazetesinde köşe yazıları kaleme alıyor. Aktaş'a son öykü kitabından güncel siyasete uzanan bir çizgide merak ettiklerimizi sorduk...

Yıllar geçtikçe hikayenizdeki kadın tipi de dönüşüyor sanki. Son kitabınız Kusursuz Piknik'te kadim karakteriniz olan İslamcı kadının halleri yerine daha pasif, melankolik, nispeten heyecanını yitirmiş kadınların pür melalini izliyoruz. Tarihsel sürece bağlı olarak muhafazakarlığın / muhafazakarların dönüşümüyle alakalı bir durum mudur bu? Yoksa yazdığınız bizatihi kadının hikayesi midir?

"Pasif" derken neyi kastettiğinizi pek anlayamadım doğrusu. Belki artık o kadar genç olmayan, gençliğe özgü cesaretin ve atılganlığın üzerinden seslenmeyen, yine de pasif olarak adlandırılamayacak, hatta düzene uyma endişesi taşıyan kadınları ve erkekleri anlattığım hikayelere yer verdim bu kitabımda. Gerçi kitabın ana öyküsünün kadın kahramanı taşralı mazbut bir ev kadını, üstelik 70'li yıllarda geçiyor öykü. Ama diğer öykülerin kahramanlarının gerçekten de yaş dönemleri itibarıyla ya da muhafazakarların demeyelim de dindarların dönemsel niteliklerine bağlı olarak bir değişim geçirip geçirmediği sorusuna kendi adıma bir cevap veremem. "Bizatihi kadın" diye özsel bir kadından da yola çıkmıyorum bir hikaye kurarken. Farklı kadınlık durumları olduğunu düşünüyorum. Her insan, her kadın ve erkek kendi tarihi içinde sayısız hikaye barındırıyor.

Yazılacak yeni bir hikaye var kuşkusuz. Sizin şimdiye kadar hikayelerini yazdığınız kuşak bugün yeni nesille benzer hassasiyetleri paylaşmıyor. Örneğin başörtü yasağı sürdüğü halde diri bir sivil direniş görünmüyor artık ortalıkta. İslamcı muhalefetin o efsane kadınları eskilerde kaldı sanki. Yeni karakterlerinizin özellikleri neler sizce? Kimlerin hikayesini yazacak Cihan Aktaş?

Tamamlanmış bir hikaye yok ki... Aslında, hikaye tür olarak tamamlanmamışlığın sürprizleriyle var olur. Başörtülüler kendi kamularını oluşturuyorlar bu dönemde. Yani toplumsal dinamiklerin göründüğü alanlar farklı, ama onlar yok değiller, veya silikler ya da etkisizler, diyemeyiz. Yeni karakterlerimin belli başlı özellikleri işte şunlardan ibarettir de diyemem. Bir hikayeyi o şekilde yazmıyorum. Konu, kişileriyle bütünleşirken sayısız etken ve renkten besleniyor. Dünyaya ve hayata hikayeci gözüyle bakıyorsanız, her yerden yağar hikaye. Bir süredir kısa hikayeler yazıyorum. Haftada iki köşe yazısı yazmamın bunda rolü oldu. Bazen hikaye ile deneme arasında metinler yazdım ve okuyuculardan olumlu tepkiler aldım. Rasim Özdenören'in İmkansız Öyküler'i bana bu alanda cesaret verdi. Bir kısa hikaye dönemi yaşayacak ve belki ondan sonra artık sadece roman yazmak isteyeceğim.

Hikayeleriniz genelde politik bir öznellik durumunu içeriyor. Bir kendini haklılaştırma çabasını, iddiayı görüyoruz kahramanlarınızda. Kendi dünyasını inşa etmek için yürünen yol ve var oluşunu kanıtlama mevzuu öne çıkıyor genellikle. Bazı hikâyelerde cevabı açık seçik vermek yerine her şeyi karaktere bırakıyorsunuz. Örneğin çalışan hemcinsinin karşısında ilkin kafası karışan, ama sonra kendi dünyasına kapanarak muhtemel sorularını iptal eden bir ev kadını. Temizlik mottosu etrafında örülen bu kadının hayatı ve öte yanda çalışma hayatı. Alternatif yok mu? Yoksa bu seçeneksizlik hali, gündelik hayatı yansıtma gayretinden mi doğuyor?

Bir hikaye kahramanından hayatın her alanıyla ilgili bütün tepkileri yansıtması da beklenmemeli. Hayat sürprizlerle dolu, dünya da fazlasıyla geniş. Tutarlı bir insan tuhaf sıçramalarla devam ediyor yoluna bakıyorsunuz, ya da dengesiz olduğunu düşündürten bir insan, zamanla mazbut bir hayatın içinden seslenmeye başlıyor. Sadece ev kadınları bilir, çalışan kadın olarak tanımlanmamanın onlara dayattığı özel sorumlulukları ya da bu tanımsızlık nedeniyle yaşadıkları sınırlamaları, sıkıştırılmaları. Ev kadının işi değersizleştirilir, ev kadını geniş zaman içinde çözülen asalak bir altın günü kadını olarak tasvir edilir. Siz istediğiniz kadar üretkenlik üzerine kurun hayatınızı, yaygın çalışan kadın ölçülerine uymuyorsa faaliyetiniz, ev kadını olarak gösterildiğiniz ve buna göre de aylak ve geniş zamana sahip biri sayılarak önyargılı sorulara maruz kaldığınız bir dönem vardır. Yaptığınız alternatif çalışmayı kabullendirmenizin ölçüsü de çoğu zaman kazanılan, karşılık olarak gösterilen para veya daha genel anlamıyla "bedel"dir. Para kazandırmayan iş, uygun iş sayılmaz. İyi, üretken, sorumlu bir ev kadını olmak pekala mümkündür, ama ev kadınlığı konumunda kaldı diye, varsayımsal rahatlığı nedeniyle, çok fazla sorumluluk üstlenmesi beklenen biri olmaya devam eder, üretimini evinde sürdüren kadın.

"Gece Oturması" hikayem çok katmanlıdır gerçi. O hikayenin asıl teması, hayal kırıklığıdır. Yıllar sonra eski bir arkadaşın evine büyük bir buluşma sevinciyle gidilen gece oturmasında anne, baba ve evin genç kızı ayrı ayrı hayal kırıklığı yaşarlar. Her zaman hakiki bir üretkenlik sunmayan bir alanda sürdürülen çalışma hayatını küçümsemiş olan eski arkadaş, sıradan bir işte çalışmaya başlamıştır. Kirli işlerini muhtaç bir hemcinsine yaptırtmaya karşı olmuşken her zaman, artık kendini çalışan bir kadın olarak tanımlamaya başlamış ve ev işlerini yardımcı bir kadına yaptırdığını büyük bir tabiilikle ifade eder olmuştur. Evin genç kızı vakit gece yarısına yaklaştığı halde hala eve dönmemiştir. Evin erkeği, çocuklarının tahsili için ek bir iş yapmaktadır, üstelik her zaman yaydığı kirlilik nedeniyle eleştirilen plastik torbaların üretimiyle ilgili bir iştir bu. Ne çok şey değişmiştir böyle üç beş yıl içinde! Arabada, gece oturmasına gidilirken yaşanılan sevinçten eser kalmamıştır dönüş yolunda. Herkes kendi açısından bir kusur ya da ihanet sebebi bulmuştur eski arkadaşın evinde.

Birkaç hikayenizde belirgin örnekleri var: Kahramanlar birtakım olaylar arasında bazen ilginç, ironik bağlantılar kuruyor. Örneğin kızını evlendirme meselesini -belki cesaret yoksunluğundan çözemeyen kadın, bu durumu acemice Darfur metaforuyla örtmeye çabalıyor. Bu "kısa devre" durumlar, gerçek hayatta gözlenebilir şeyler mi? Yoksa yazarın acı gerçeklikten çıkış yolu olarak icat ettiği bir ironi kılığında mı çıkıyor ortaya?

İnsan zihni sürekli geçmiş benle şimdiki ben arasında gider gelir. Mukayeseler, muhasebeler, sentezler gerçekleştirir. Kimi zihinler bu konuda daha canlı ve sizin deyişinizle kısa devreye yol açacak ölçüde hızlı devinime açıktır. Kimi edinilmiş kaygılar ise asla bastırılmazlar. Toplumsal duyarlılık bilinciyle yetişmiş, elinin altındaki her nimette yoksulların da hakkı olduğuna inanan, bu inancını dini imanıyla da bütünleştirmiş bir anne, mesela diş fırçalarken musluğu açık tutan ya da bir kez giydiği giysiyi havalandırarak dolabına kaldıracak yerde kirliye atan kızı karşısında tabii olarak işte o tepkiyi verir, Darfur'daki su sorununu hatırlatır.

Üçüncü soruyu tekrar babından olacak belki ama feminizm bağlamında biraz daha açabilir miyiz? Evvelki söyleşilerinizde "kendime göre bir feminizmin var, ama dünyaya cinsiyetçi bir bakışım yok" diyorsunuz. Hem bir kabul, hem de red içeren bir açıklama değil mi bu... Feminizme karşı çıktığınızda hemcinslerinize haksızlık yapmış gibi mi hissediyorsunuz kendinizi? Yoksa feminizm diye bir gerçeklik vardır, önemlidir, nafile itiraz etmeyelim diye mi düşünüyorsunuz?

Feminizm sonuçta bir ezme/ezilme olgusu üzerinden bir eleştiri sürdürüyor. Bir yere kadar bunu yararlı buluyor ve yararlanıyorum. Dönemlerin birbirini etkileyen özellikleri vardır. 10 yaşındaki bir kız çocuğu olarak, niye evlendiğimde soy ismimi değiştirmeliyim diye sorduğumda, Flora Tristan'la ilgili tek cümle olsun okumuş, tek bir Simone de Beauvoir kitabı elime almış değildim. Yaşanılan dönemlerin oluşturduğu dalgalar birbirini etkiliyor. Bir dönemde mevcut olduğu halde ileri çıkmayan sorular, başka bir dönemde gündemi belirleyecek ölçüde bir önem kazanıyor. Feminist hareketin özellikle başlangıçtaki sorularını önemli buluyorum, feminizm içinde giderek oluşan dalgasal ayrışmanın ortaya çıkardığı tartışmaları izlemeyi de önemsiyorum. Bu, farkında olma sorumluluğuyla ilgili bir şey. Kadınların ezilmesi bağlamındaki duyarlılığımız içinde bulunduğumuz şartlardan da ivmesini alıyor. Feminist hareketi çok da iyi tanımadan önce Müslüman kadınların içinde bulunduğu çifte açmazla ilgili sorular sormaya başlamıştım. Müslüman kadın olarak size sokakları yasaklayan bazen pozitivist ve laik, bazen de metafizik ve dinsel iddialara sahip zihniyetler karşısında ister istemez sorular geliştiriyor, cevaplar arıyorsunuz. Modern eğitim almak, göçü ve şehirleşmeyi yaşamak, elbette ortak soruların hazırlanmasını etkiliyor. Bir duyarlılığı hazırlayan o kadar çok etken var ki... Fakat elbette önemli olan kendinizi nasıl tanımladığınızdır. O söyleşide söylediğim gibi: Kendime özgü bir feminizmim var, ama hayata cinsiyetçi bakmıyorum. "Kendime özgü bir feminizmim var" demek, aktarma olmayacak şekilde, kendine özgü açıklamaları olan bir kadın duyarlılığına sahip olmak demek. Hayata cinsiyetçi bakmıyorsanız, "Biz feministler..." diye başlamıyorsanız söze, nasıl feminist olarak adlandırılabilirsiniz ki.

Şimdiye kadar hep muhafazakar, dindar kadınların hikayelerini yazdınız. Türkiye'deki sanal ve dahi banal malum kutuplaşma bağlamında 'öteki'lerin de benzer acılar çektiklerini düşünüyor musunuz? Başörtüsüne karşı mücadele edenlerin mesela, cumhuriyet mitinglerine katılanların...

"Çalıkuşu Pakize Hanım" isimli yazımda, Cumhuriyet'in kadınları (ve halkı) kurtarıcı misyonunu üstlenen eğitici kadın sınıfını konu almıştım. Özveriyle çalışan püriten kadınlardır bunlar. Güç şartlar altında her türlü tehlikeyi de göze alarak Anadolu'ya açılmış, ücra köylere doğru yola çıkmışlardır. Cumhuriyet mitinglerinde ne kadar yer aldılar onlar, emin değilim. Çünkü bu mitinglerin farklı bir bileşkesi vardı. Bu kadınlar kendi kurtarıcı misyonlarına inanıyorlar, fakat elbette kendi içlerinde bir bütünlük de teşkil etmiyorlar. Tipik olarak kamusal alanda bir erkek gibi davranıyorlar, namuslarına söz gelmesinden hoşlanmayacakları için. Aydınlanmış olduğuna inandıkları zihinleriyle, dindar hemcinslerine vesayetçi bir ses tonuyla yaklaşıyorlar. Cumhuriyet mitinglerine katılan kadınların önemli kısmında bir empati problemi olduğu kanısındayım. Dini inanç konusunda benim düşüncem doğru ve haklı, o dindar olduğunu söyleyen kızlar da benim ikna odalarımdan başörtüsünden kurtulmuş olarak çıkmalılar, şeklinde bir yaklaşım içinde bulunan kadınlardan söz ediyorum. İnsan olarak elbet acıyla tanışmış olabilir içlerinden kimileri. Ayrılığı, ölümü, hatta yoksulluğu yaşamış olabilirler. İçlerinde siyasal gerekçelerle hapis yatmış, sürgüne gönderilmiş olanlar bile vardır. Malum, kimi eski solcular zamanla laikçi Kemalistler oldular. Dediğim gibi, bir zamanlar gece yarısı evleri basılmış, kütüphaneleri dağıtılmıştır kimilerinin. Kimileri mesela Türkan Saylan örneğinde olduğu gibi, cüzamla mücadele için yollara düşmüş olabilir ömrünün bir çağında. Kimileri Doğu Anadolu'ya serpiştirilmiş yatılı bölge okullarında bir ömür tüketmiş olabilir. Fakat kimileri için olgunlaştırıcı olmayan bir acı duyurtmuş olabilir yaşadıkları. İşte bunu söyler söylemez de kendimize çeviriyorum objektifi. Acaba bizim acımız bizi olgunlaştırıyor mu diğerlerinin tecrübelerine bakış itibarıyla... Yoksa benzer bir şekilde hegemonik ilişki biçimiyle hareket edecek tepkisel bir ruh hali mi geliştiriyoruz..

İslamcıların güncel siyasete bakışlarında derin farklılıkların varlığı su yüzüne çıkıyor zaman zaman. Örneğin Taraf'ta yazdığınız için size ve Cahit Koytak'a yöneltilen agresif eleştiriler.. Yahut meslektaşınız Afet Ilgaz'ın Ergenekon davasına ilişkin şaşırtıcı görüşleri.. İslamcıların zihni güncel siyaset bağlamında karışık mı sizce? Birbirinden bunca farklı yaklaşım, nasıl açıklanabilir başka?

İslamcılık, müslümanların sağcılıktan kendilerini ayırma çabalarını da içeren bir hareketti. Fakat ne olursa olsun, İslamcıların devletle bir göbek bağları vardır. Bu da Osmanlı'nın devasa ve derin varlığının bu topraklarda devlet dahil her şeyi etkilemeye devam eden varlığı dikkate alınırsa, o kadar anlaşılmaz değil. Bu devlet bize niye üvey evlat muamelesi yapıyor, diye bir soru sordurtan hissiyat elbet İslamcı söylemde bir yer tutmuştur. Öz yurdunda garipsin hissiyatı, derinde, devlete yönelik bir kırgınlığı, gücenikliği de içerir. Müslümanlar hala sağcılıktan ayrışmaya devam ediyorlar. Bu ülkede tek mağdur edilen kesimin kendileri olmadığını da yeni yeni fark etmeye başladılar sanki. Bu açıdan bakılacak olursa 60lı yıllarda yükselmeye başlayan yeni İslamcı dalga, Meşrutiyet dönemi İslamcılığının gündemine göre daha kısıtlı, büyük ölçüde de reaksiyoner bir içeriğe sahiptir. İslamcıların bu gündemi hayattan yükselen eleştirileri ciddiye aldıkları ölçüde zenginleşiyor kanımca.

Kendine öykü eleştirmeni diyen birileri Cihan Aktaş ismini ısrarla görmüyor. İdeolojik kaygıların zamanla törpüleneceğine inanıyor musunuz? Genel tarihin bakışını biçimlendiren öznel görme bozuklularının verdiği hasar, hemen giderilebilir mi sizce?

Bir yazar olarak ille de herkes beni görmeli gibi bir kaygıya sahip değilim asla. Tersine belli bir çizgim ve üslubum varsa, yeni bir şeyler de söylüyorsam, çoğu eleştirmen tarafından görülemeyeceğimi de bilirim. Bu beni üzmez, yormaz. Öykülerimi eleştirmenler için yazmıyorum. Sağlığında anlaşılma, hakkının gözetilmesi gibi dilekler, sanat ve edebiyat alanında nadiren gerçekleşir. Ben bu bakımdan şanslı bile olduğumu düşünüyorum. Kitaplarımı okuyanlar sesime ses veriyor, bu sesi duyarak yazıyorum, daha ne isterim.

Teşekkür ederiz.

Ben de teşekkür ederim. 40ikindi bereketinin sürmesi dileğiyle...

Cihan Aktaş'ı yıllar yılı yayınladığı öyküleriyle ve İslamcılık, kadın, başörtüsü gibi başat mevzular üzerine yazdığı inceleme kitaplarıyla tanıyoruz. Geçtiğimiz aylarda son öykü kitabı Kusursuz Piknik'i yayımlayan yazar, yaklaşık iki yıldır da Taraf gazetesinde köşe yazıları kaleme alıyor. Aktaş'a son öykü kitabından güncel siyasete uzanan bir çizgide merak ettiklerimizi sorduk...  
YAZININ GÖRSELLERİ:
YarışmalarTümü »

» Öğretmenler Duysun Öğrenciler Katılsın
» Alvarlı Efe'de İlâhi Aşk Konulu Yarışma
» Ceyhun Atuf Kansu Ödülü Başvuruları Başladı
» Cemal Süreya Ödülü'ne Başvurular Devam Ediyor
» Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülleri
Türk Şiir AnıtlarıTümü »
» Şeyh Galib
» Taşlıcalı Yahya
» Ahmet Haşim
» Namık Kemal
» Mehmet Akif Ersoy
e-sohbetTümü »

» Rasim Özdenören: "Herkes Yaptığı İşin Hakkını Vermeli" / Söyleşi: İslam Doğan - Ahmet Biçer - Mehmet Emre Küçüktürkmen
» Cihan Aktaş: "Müslümanlar Sağcılıktan Ayrışmaya Devam Ediyor" / Röportaj: Nurullah Turan
» Turan Koç: "Düşünce Varlıkla Buluştuğu Yerde Şiirleşir" / Röportaj: A. Ömer Yavuz - M. Derviş Dereli
» Halit Esendir: "Siyaset ve Eğitimle Uğraşan, Gündemi Takip Eden Herkesi İlgilendiren Bir Eser" / Röp: Yüsra Mesude
» Mustafa Özçelik: "Nasreddin Hoca'yı Mevlana ve Yunus Emre'den ayırmak mümkün değil" / Röportaj: Yüsra Mesude

Yorum yazabilmeniz için üye olmanız gerekiyor. Üye olmak için tıklayın.

(Üye iseniz sayfanın en üstünde sağ tarafta yer alan kısımdan giriş yapmalısınız.)


Henüz yorum yapılmamış.

Üye Girişi
Kullanıcı adı
Şifre
Beni hatırla
Şifremi unuttum!
Ücretsiz Üye Olun!
Son 10 Yorum
toplantı (10.12.2013 - 17:25)
tek söğüt (26.02.2013 - 01:08)
yok var, var var (26.02.2013 - 01:06)
Hoş bir yazı (17.08.2012 - 00:19)
beklerken (27.05.2012 - 21:07)
bir yorum (21.12.2011 - 20:20)
bir yorum (21.12.2011 - 20:13)
işte tam da böyle (18.11.2011 - 20:37)
Gitmek (18.11.2011 - 19:53)
ELİF LAM RA (28.10.2011 - 00:02)
Yorum için üye olun!