Belki de hiç kimseye yakışmamıştı Fenerbahçe'nin 11 numaralı klasik çubuklu forması Aykut Kocaman'a yakıştığı kadar. 1988-89 sezonunda Sakaryaspor'un Küçük Aykut'u olarak geldiği Fenerbahçe'de daha ilk sezonunda soyadına yakışır Kocaman bir futbol oynamış ve takımının 103 golle rekor kırarak şampiyon olmasında attığı 29 golle çok önemli bir paya sahip olmuştu. Sonraki sezonlarda da sürdürdü parlak futbolculuk kariyerini, attığı goller ve tam üç kez yakaladığı gol kralıklarıyla süsleyerek. Ama onu büyük futbolcu yapan sadece attığı ya da attırdığı goller değildi. O rakiplerinde dahi saygınlık uyandıracak temiz bir sporculuk etiğine sahipti ve bu özelliğiyle de taht kurmuştu taraftarlarının gönlünde. Öyle ki 1995-1996 sezonunda şampiyon olan Fenerbahçe'nin taraftarları pek de sevinememişti bu şampiyonluğa, Aykut Kocaman ve Oğuz Çetin'in takımdan ayrılmak zorunda bırakılmış olmalarından dolayı.
Fenerbahçe'den sonra İstanbulspor'da sürdürdüğü futbolculuk kariyerinin ardından teknik adam olarak boy göstermeye başladı yeşil sahalarda Aykut Kocaman. Ve yine bir yıldız o, farklı duruşuyla, çalıştırdığı takımlara oynattığı göze hoş gelen futbolla, oyuncularına aşıladığı takımdaşlık ruhuyla ve her şeyden önemlisi rakipleri üzerinde bile hayranlık etkisi uyandıran ahlaki tavırlarıyla.
İstanbulspor'da başlayan teknik adamlığının üçüncü durağında Konyaspor'un başında şimdilerde Aykut Hoca. Sezonun ilk yarısı itibariyle takımına oynattığı güzel futbolla yine dikkatleri üzerinde toplamayı başaran Aykut Kocaman'la futbolu ve Konyaspor'u konuştuk.
Sizinle bugün futbolu konuşacağız ama ben futbolun dışında bir soruyla başlamak istiyorum sohbetimize. Futbolcu ve teknik adam olarak tanıdığımız ve farklı duruşuyla bizde saygınlık uyandıran Aykut Kocaman futbolun dışında kimdir, dünyaya ve hayata nasıl bakar, futbolun dışında kalan zamanlarında nelerle uğraşır?
Giriş olarak şöyle söyleyebilirim futbolun dışında kimdir deyince. 1965 Sakarya doğumlu iki çocuk sahibi sıradan vatandaşlardan biriyim işte. Futbolun dışında kimliğimi merak ediyorsa okuyanlar ya da sizler. Sıradan vatandaşlardan biri olarak düşünüyorum kendimi, fazla özelliği olmayan futbolun içine gömülmüş. Futbolun dışında açıkçası çok fazla yaptığımız şey yok. Geçen sene Malatya'da bu sene Konya'da ailemden ayrı olarak yaşadığım için futbolun sonrasında kısa bir zaman kalıyor ama bu sadece zaman olarak kalıyor kafamın içinde, futbol hiçbir zaman bitmiyor. Benzer birkaç işle beraber diğer işlerden çok farklı olarak yapılan bir iş bizim işimiz. Çok severek yapılan bir iş. Bundan dolayı çocukluktan itibaren önce hobi olarak düşünülmüş daha sonra da meslek haline gelmiş işlerden bir tanesi. Dolayısıyla kafamın içinde -özellikle antrenör olduktan sonra- sabahtan akşama kadar sürekli futbol ve futbolcular var. İstanbul'da iken ailemle beraberken tabiî ki bununla birlikte bir aile düzeni de işin içine giriyordu. Boş vakitlerimi ailemle birlikte değerlendirmeye çalışıyordum. Burada açıkçası pek boş vaktim kalmıyor kendime ayırdığım günde bir iki saatin dışında. Tamamen Konyaspor odaklı olmak üzere işimiz ve futbolcu arkadaşlarımız ne yapabileceğimiz üzerine düşünerek hayatımız gelip geçiyor açıkçası.
KENDİMİ HEP FUTBOLCU GİBİ HİSSETTİM
Kendisiyle Fenerbahçe'de birlikte futbol oynadığınız, daha sonra da İstanbulspor'da futbolcunuz olan Uche, Yiğiter Uluğ'a verdiği bir televizyon röportajında; futbol hayatı boyunca pek çok teknik adamla çalıştığını ve fakat iki teknik adamın kendisi için çok özel bir yere sahip olduğunu söyledi; biri Pareira diğeri de Aykut Kocaman. Neredeyse sizinle aynı yaşta olan ve oldukça şöhretli bir futbolcu üzerinde böyle bir etki uyandırmış olmanız oldukça dikkat çekici bir husus doğrusu. Futbolcularınızla bu kadar etkili bir iletişim içinde olabilmenizin sırrını öğrenebilir miyiz?
Bunun bir sırrı olduğunu düşünmüyorum. Bunun bir sır olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Buradayken de, geçen sene de, daha evvel Uche ile birlikteyken de şunu söyledim oyunculara; ben çok hızlı bir geçiş yaptım futbolculuktan antrenörlüğe. Geçiş yaparken de bir anda futbolcu kimliğimi bırakıp tamamen antrenör kimliğine sahip olmadım. En azından öyle hissetmedim kendimi. Hep futbolcu gibi hissettim. Futbol oynarken sorunlar neydi, arkadaşlarımla, antrenörlerimle, basınla, yöneticilerle ilişkilerim nasıldı, bunlarda doğrular neydi, yanlışlar neydi, sıkıntılar neydi, bunlar hep düşündüğüm şeylerdi. Bu geçişi yaptıktan sonra -mesleki anlamda belki geçiş denilebir- aslında ben futbolculardan çok ayrılmadım kafa yapısı olarak. Herhalde dışarıdan bakıldığında bunun bir sırrı var mı diye sorulacak kadar önemli bir gösterge ise bu, en önemli kriteri de budur sanıyorum. Hala futbolcu gibi düşünüyorum kendimi, futbolcuların bakış açısıyla bakmaya çalışıyorum, onlara yaklaşımlarımda bunu göz ardı etmemeye çalışıyorum herhalde budur diye tahmin ediyorum. Bununla beraber karakteristik özelliklerim var kendime ait. Ben hep şuna dikkat ediyorum, yaşamım boyunca buna dikkat etmeye çalışıyorum; kendime yapılmasını istemediğim hiç bir şeyi başkalarına yapmamaya çalışıyorum. Tabiî ki bununla birlikte başaramadığım şeyler de mutlaka oluyordur ama mümkün olduğu kadar bunu kendine düstur edinmiş insanlardan biriyim.
Benim futbol seyrettiğim dönemler itibariyle değerlendirecek olursam 88-89 sezonunu şampiyon olarak tamamlayan Fenerbahçe takımı en keyif veren Fenerbahçe takımıydı. O zamanki teknik direktörünüz Veselinoviç, Daum'lu Fenerbahçenin 11 maçlık arka arkaya kazanma rekorunu kırmasının ardından şöyle bir değerlendirmede bulundu; keşke Daum benim 103 gollük rekorumu da kırabilse! Biz o zaman kaleci hariç tamamen yerli bir takımdık. Ama takımda oyununun akışını değiştirebilecek Aykut, Oğuz, Rıdvan gibi bireysel becerileri oldukça yüksek yerli yıldızlar vardı. Şimdi ise takımın yarısı yabancı. Bu Türk futbolu için pek de iç açıcı bir durum değil. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz. Uluslar arası başarının gelmesi için daha fazla yabancıya ihtiyaç var mı?
Önce bir kestirmeden şu yanıtı vermek lazım; uluslararası başarı için daha fazla yabancıya ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu günkü koşullarda, hele Türk futbolunun içinde bulunduğu koşullar göz önünde bulundurulduğunda -açıkçası bu gün o gün değil- henüz kulüpler, özellikle bu işin lokomotifi olan kulüpler, hem mali hem idari hem de altyapı organizasyonlarını tamamlamış görünmüyorlar, birkaç tanesi hariç. Dolayısıyla böyle bir dönemde sırf yabancılar daha çeşitlilik sağladığı için ve daha ucuz oldukları düşünüldüğü için yabancılara geçiş yapmak, tamamen yabancılara geçiş yapmak futbolun baltalanması anlamına gelir. Zaten ağır aksak seyreden futbolumuzun daha da baltalanması anlamına gelecektir bu. Ama bir tarafıyla da şunu gözden kaçırmamak gerekiyor; dünyanın şu anki gidişatıyla beraber ülkemiz de Avrupa Birliği'ne doğru yol almaya çalışıyor artılarıyla eksileriyle, hem içimizden hem de Avrupa tarafından artılarıyla eksileriyle. Dünya bu kadar küçülürken de bu tip olaylara karşı tamamen işin ulusalcılık boyutundan bakarak karşı koyma şansımızın da çok fazla olmadığını düşünüyorum. Burada yapmamız gereken en önemli şey biraz daha üretken hale getirebilmek futbolumuzu. Üretken hale getirip rekabeti artırdığınız zaman, rekabeti artırıp kaliteli oyuncular üretmeye başladığınız zaman yabancı oyunculara ihtiyaç fazla olmayacak, gelen oyuncular da ülkemizde bulunamayacak kadar kaliteli olacaktır diye düşünüyorum.
Son dönemlerde Türk milli takımının aldığı başarısız sonuçlar ve takımlarımızın Avrupa arenasında sergilediği olumsuz performans Türk futbolunda neler oluyor sorusunu akla getiriyor. Bir gerileme dönemine girdiğimiz kesin ama, bu bir çöküşün işareti olabilir mi? Dünya üçüncüsü olmak bize pek yaramadı galiba, ne dersiniz?
Şimdi bu günden on sene, yirmi sene evveline giderek bu günü düşündüğümüz zaman seviyemizin iyi olduğunu düşünebiliriz. Ancak bir beş altı sene evvel Galatasaray'ın başarıları, Milli Takımımızın dünya üçüncülüğüne uzanan başarı grafiği tarafından baktığınız zaman da sanki gerileme gibi görülebilir. Bence bu ayrımı iyi değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Galatasaray'ın UEFA ve Süper Kupa'ya giden başarılarıyla Milli Takım'ın dünya üçüncülüğüne giden başarısını değerlendirdiğiniz zaman, bu planlı mıydı, programlı mıydı, beklenen başarılar mıydı diye düşündüğümüz zaman sanki buna evet demek biraz zor gibi geliyor. Dolayısıyla o günlere bakıp da bu günkü durumumuzu değerlendirdiğimiz zaman; bu iş pek de beklenmedik bir sürpriz değildi. Bilmiyorum anlatabildim mi. Bir yirmi sene öncesiyle bu günü kıyasladığımız zaman seviyemiz çok üst düzeyde. Yani kulüpler bazında da, Milli Takım bazında da hiçbir maça ortak olamayan takımlarımız vardı. Oysa bu gün şunu çok net bir şekilde görebiliyoruz ki durakladığımızı ve geri gittiğimizi düşündüğümüz dönemde dahi hem kulüpler bazında, hem de Milli Takım bazında her maça ortak olabildiğimizi görebiliyoruz. Altı yedi sene evvelki durumumuzla kıyasladığımız zaman şu an sıkıntıdayız diyebiliriz. Ama uzun vadeli bir gelişim olarak düşündüğümüzde on beş yirmi sene evvelinin çok önündeyiz ancak bir saptamayı daha yapmak lazım; nasıl ki -bu benim kişisel görüşüm- planlı, programlı değilse bu ani çıkış bu günleri de değerlendirerek bir beş on sene sonrasının planını, programını yapmak zorunda Türk futbolu. Futbolun dışında, futbol dışı olaylardan daha fazla güç kaybediyor gibi geliyor bana Türk futbolu.
TABİİ Kİ YILGINLIKLARIM OLDU
Sizi kurumsallaşmaya son derece büyük önem veren, günübirlik başarılardan ziyade uzun soluklu ve kalıcı başarıları hedefleyen bir teknik adam olarak tanıyoruz. Fakat ne yazık ki Türk futbol kamuoyu bu konuda pek sabırlı değil. Ve belki de bu yüzden yarım bıraktınız Malatyaspor'daki çalışmalarınızı. Bu durum sizde bir yılgınlığa sebep oluyor mu? Zaman zaman vazgeçmeyi düşündüğünüz oluyor mu? Böyle bir durumun söz konusu olmadığını umarak soruyorum.
Çok çok net söyleyeyim tabii ki oluyor. Bütün dirençlerimle, bütün dayanıklılığımla, bütün birikimimle birlikte tabi ki insanım sonuçta. Duvara çarpmalardan, yaptıklarınızın ne kadar kabul görüp görmediğini bilememekten doğan yılgınlıklar zaman zaman oluyor. Malatyaspor'daki görevime son verildikten sonra Konyaspor'la anlaştığım zaman yine başa dönüp şunları düşünmüştüm; bu sene daha istekli olacağım, daha fazla oyuncu isteyeceğim diyerek kendi kendimi motive etmeye çalışmıştım. Ancak "can çıkar huy çıkmaz" diye bir söz var benim de sevdiğim sözlerden bir tanesi, yine olmuyor orada yaşadığım deneyimlerden sonra dahi burada hâlâ hem bu gün nasıl iyi olabiliriz, doğru davranışlar sergileyebiliriz diye, yarınlarda da Konyaspor'a nasıl katkıda bulunabiliriz diye düşünüyorum. Yılgınlıklarım oldu ama bunlar hep gelip geçici oluyor. Dediğim gibi can çıkıyor huy çıkmıyor, ben yine bu şekilde devam edeceğim gibi geliyor. Ama karakteristik olarak bende var olan bu yapıyı biraz törpülemekte mesleki anlamda fayda var belki ama bir tarafıyla da bu yolun doğru olduğuna inanıyorum ben. Bunları söylerken kafamın içindeki altyapı şu; kulüpler sağlıklı olduğu sürece, kulüpler ayakta durabildikleri sürece ben ya da benden sonra gelecek meslektaşlarım daha sağlıklı bir çalışma ortamı bulacaklar; hem mali anlamda hem de fiziki koşullar anlamında. Eğer bir kulübün gelişimine katkıda bulunabilirsem bu da benim için son derece mutluluk verici bir şey olur.
ANTRENÖRLÜKTE HÖT HÖT OLMAK GEREKTİĞİNİ DÜŞÜNMÜYORUM
Kolektif bilinci ve takımdaşlık ruhunu çok önemseyen bir teknik adamsınız. Toplam ruh hali diye bir kavramı da sokmayı başardınız futbol kamuoyunun belleğine. Diyelim ki bireysel yeteneği çok üst düzeyde olan futbolcularınız var. Bu futbolcuların sahada bu yeteneklerini nereye kadar kullanmalarına imkan tanırsınız?
İkisini aslında birbirine bağlamak lazım. İkisini birbirine bağlayabilirseniz eğer; zaten bunu yapabildiğiniz zaman iyi takım ortaya çıkıyor. Güçlü takım, istediklerinizi yapabilen takım ortaya çıkıyor. Antrenör kurslarında söylenen en önemli şeylerden bir tanesiydi bu. Teknik, taktik, fizik, kondisyon gibi beklenen şeyleri yerine getirdikten sonra dahi bütün bunları ortaya çıkaracak olan şey isteklilik, hem bireysel anlamda hem de grubun istekli olması bağlamında. Siz ne kadar çalışma yaparsanız yapın grup onu sahaya yansıtma konusunda gerekli iradeyi gösteremiyorsa yapılan çalışmaların hepsi boşa gitmiş demektir. Benim "toplam ruh hali" ile kast ettiğim her zaman budur. Çalışıp çabalayıp bir takım şeyler ortaya çıkarıp, bunları da büyük bir iradeyle sahada çok istekli bir şekilde sergileyebilme halini anlatmaya çalışıyorum. İki üç tane oyuncunun bu ruh haline katılamaması kurguyu değiştirebiliyor. Bununla beraber özellikle yeteneği yüksek, yaratıcılığı yüksek, dolayısıyla bir takım problemleri olabilen futbolcuları bu gruba katabilmek zaten her antrenörün en büyük arzularından biridir. Eğer oyuncu kaprislerini kendi içinde halledebiliyor, takıma zarar vermeden bunları tolere edebiliyorsa yeteneklerini kullanma konusunda hiçbir oyuncuya bu güne kadar sınırlar çizmedim. Sonuna kadar yeteneklerini kullanma konusunda onları desteklemeye çalıştım en genç oyuncudan en tecrübeli oyuncuya kadar. Bundan sonra da böyle yapmaya devam edeceğim. Sözlerimin başına geliyorum; buradaki en önemli şey, yetenekli oyuncuları beraber oynayabilecek kıvama getirmek başarılı antrenörlüğün sırlarından biridir diye düşünüyorum. Şunu da eklemek istiyorum ki, antrenörlükte amiyane bir tabirle höt höt olmak gerektiğini düşünmüyorum. Oyuncuları tamamen bir kalıba sokup onların yeteneklerini törpülemek yerine, yaratıcılıklarını artıracak hamleler yapmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu oyuncular yetenekleri dolayısıyla pek çok oyuncu içinden seçilerek buralara gelmiş oyuncular. Bir amacı olmayan aşırı disiplin gösterileriyle, höt hötlerle onları dar bir kalıbın içine sokmaktansa yaratıcılıklarından bir kalıp oluşturmaya çalışmak benim antrenörlükteki en önemli ölçütüm.
BU, GÜCE YARANMA, GÜCÜN YANINDA YER ALMA DUYGUSUDUR
Konyaspor-Fenerbahçe maçında yaşanan o talihsiz olay sonrasında sizi ilk defa bu kadar sinirli gördük. Teknik adamlığı bıraktığınızı bile açıkladınız maç sonrasında. Neyse ki sonrasında sükunetle düşünüp vazgeçtiniz bu kararınızdan. Futbol dünyasındaki kirlenmişlik az daha sizi koparıyordu futbol sahalarından. Sahiden bu denli büyük oranlarda kayırılmakta mıdır büyük takımlar?
Sadece büyük takımlara ait bir duygu değil bu. Fenerbahçe ile de ilgili değil bu, daha önce de açıklamaya çalıştım. Bunun güçle ilgili bir şey olduğunu düşünüyorum ben. Bu gün Fenerbahçe-Konyaspor maçında oldu, yarın Konyaspor-Siirt Köy Hizmetleri maçında olabilir veya başka bir yerde başka takımlar arasında olabilir. Bu daha çok güce yaranma, gücün yanında yer alma duygusu gibi geliyor bana. Bir tarafıyla böyle, diğer tarafıyla; benim antrenörlükte yaklaşık altıncı senem bu, bu altı sene boyunca belli sıkıntıları içinde yaşadım. Belli bir yere kadar geldik hep ve oradan öteye geçemedik. Bunda zaman zaman benim hatalarım oldu, içinde bulunduğum grubun hataları oldu, bulunduğum grubu oluşturan diğer ayakların hataları oldu. Karşımıza zaman zaman dış etkenler çıktı. Bunlar oldu. Bunların hepsini yaşadık. Sonra öyle bir yere geldik ki ne yaparsan yap -bu kötü bir duygu- bir acizlik duygusu, yaptığın işlerin seni bir yere götüremeyeceği duygusu, güçsüzlük duygusu bütün bunlar o gün üzerimde hakim olan duygulardı. Aslında sağlıklı düşündüğüm zaman son derece yanlış bir karar her ne kadar doğru olduğunu düşünsem de mesleki anlamda yanlış bir karardı.
Konyaspor'un şu anki performansından memnun musunuz? İlk yarının sonuna geldik, takım fena da puan toplamadı ve oldukça güzel futbol oynuyor. Bundan sonraki hedefi nedir Konyaspor'un?
Aslında memnuniyeti ve memnuniyetsizliği iç içe geçirmek lazım. Sorunuzun içinde de var bu. Benim beklentilerimin üzerinde kolay kaynaşan, kolay oynayan, doğruları yüksek bir grup oyunu baz aldığınız zaman. Ancak bunları bir türlü sonuçlarla iç içe geçiremedik. Bunu bir nebze daha sonuçlarla iç içe geçirebilseydik memnuniyetim biraz daha artacaktı. Burada memnuniyetsizlikten kastım şu; oynanan oyunun karşılığını alamamaktan kaynaklanan bir memnuniyetsizlik var. Yoksa şu anki durumumuza baktığınız zaman, takımda oynayan oyunculara baktığınız zaman, bizim kadromuzun çok iyi bir kadro olduğunu görüyorum ben. Takım ruhu yüksek oyuncular var takımımızda. Öte yandan geçen yılki kadrosundan pek çok oyuncuyu kaybetmiş bir takımımız var. Geçen yılki kadroda oynama şansı bulamamış oynama sürekliliği bulamamış pek çok oyuncunun artık oynama şansı bulduğunu görüyoruz. Takım oyununu içine sindirmiş oldukça iyi oyunculardan kurulmuş bir takımız ama bir taraftan da biraz daha gelişebilecek bir takım olduğumuz görülüyor. Doğru oynayabilen, rakiplerine üstünlük sağlamayı hemen her maçta temel alıp bunu becerebilen bir takımız fakat bir türlü bunu puan patlamasına çeviremedik. Memnuniyetsizliğimiz bu kadar gayretin sonuçlara az yansımasından kaynaklanıyor. Ben gidişatımızın iyi olacağını düşünüyorum. Çalışmalarımızı da bu doğrultuda sürdürüyoruz.
Röportaj: Ahmet Aksoy Fotoğraflar: Yavuz Selim Doğan
İstanbulspor'da başlayan teknik adamlığının üçüncü durağında Konyaspor'un başında şimdilerde Aykut Hoca. Sezonun ilk yarısı itibariyle takımına oynattığı güzel futbolla yine dikkatleri üzerinde toplamayı başaran Aykut Kocaman'la futbolu ve Konyaspor'u konuştuk.