Bejan Matur: Leyla Zana Başörtüsünü Yere Bıraksın! Röportaj: Nuriye Akman, Zaman Gazetesi, 26.09.2004
Kürt kökenli ünlü şair Bejan Matur, Leyla Zana'ya "Güneydoğu'daki kavgayı durdur" çağrısında bulundu. Geleneksel Kürt ailesinde anaerkil değerlerin hâlâ baskın olduğunu belirten Matur, "erkeklerin kavgasının ortasına atılan başörtüsü" motifine atıfta bulundu. Geleneğe göre bir kadın, kavganın en şiddetli anında başörtüsünü çıkarıp yere atarsa, şiddeti ne olursa olsun çatışma anında duruyor. Bejan Matur da bu geleneği hatırlatarak "Kürt halkının Zana'nın başörtüsüne ihtiyacı var. Leyla Zana gerçek bir Kürt kadını gibi davranıp başörtüsünü erkekle- rin kavgasını kesmek için kullanmalı. Meclis'te dal- galanması için değil." dedi.
Bir Türk şairinin şiirlerinin İngilizceye çevrilmesi ve Arc Publications tarafından İngiltere'de yayınlanması görmezlikten gelebileceğim bir olay değil. Böyle bir konuşmayı, gündemin politik figürlerinin en sansasyonel açıklamalarına değişemem. Hele de şair kadınsa... Bejan Matur'la kimliğinin üç koordinatı üzerinden yürüdük: Şiir, Kürtlük ve Alevilik. Eskiden o sadece mısraları kalbime değen bir şairdi. Artık sağduyusuna da hayranım. Okuyun... Bana hak vereceksiniz... (N.A)
Şiirlerin "In the Temple Of a Patient God" (Sabır Tanrısının Tapınağı'nda) adıyla Londra'da yayınlandı. Çevirmen Ruth Christie mi seni buldu yoksa sen mi onu?
Ruth ile 2000'de Boğaziçi Üniversitesi'nden bir profesörün ona iletmem için verdiği kitap vesilesiyle tanıştım. Daha önce Oktay Rifat ve Nazım Hikmet çevirmişti. Kitaplarımı ona hediye ettim. Kısa bir süre sonra Ruth'tan bir mektup aldım. Şiirlerimi sevdiğini ve çevirmek istediğini söylüyordu.
Yabancı dillere çevrilmek çok fazla şairimize nasip olmadı. Ruth seni tanımadan bu kitabı okusaydı yine de çevirmek ister miydi?
Sadece tanışmak yeterli olsaydı, yapıtları başka dillerde çıksın diye büyük çabalar harcayan insanların işi çok kolay olurdu; ama olmuyor. Şiir gibi okuru az olan bir ürünün başka bir dilde var olması zor.
Senin Kürt ve Alevi olman onların bakışında siyasi bir sempati yaratmış olabilir mi?
Avrupalıların siyasi ilgileri onların sorunu. Ben şiirimde siyaset yapmıyorum. Tabii ki içine doğduğum dünya, kimliğimi, dolayısıyla şiirimi etkiliyor. Yazdığım şiir, doğduğum topraklarda var olmuş eski kültürlere göndermeler yapan imgelerle dolu. Ama bu ontolojik bir bağ. Siyasi bir bağa indirgenmesine, kurduğum şiir dili müsaade etmiyor. Felsefi, acısını bağırmayan, toplumsal meseleleri daha derinde algılayan bir şiir yazıyorum. Ezilmişliğin getirdiği öfkeyle edebiyat yapan Kürt yazarlarımız var yurtdışında. Çevrilmek için binlerce dolar harcadıkları halde, kimse tenezzül etmiyor onlara. Kürtlüğünün avantajını kullanan ve bunu esnafça ranta dönüştüren yazarlarımız bunlar.
Allah, anne, ağaç temaları çok belirgin şiirinde... "Allah'ın çocukluğu" sözü irkiltiyor insanı.
Şiirimde neredeyse bir hanif duygusuyla konuştuğumu çok sonra fark ettim. Tüm teolojik argümanların uzağında, sadece kalbî bir bilgiyle "varlık" meselesine yaklaştığımı gördüm. Çocukluktan itibaren bir "sonsuzluk" meselem vardı. Başımı kaldırıp gökyüzüne ilk baktığımda sorular da gelmeye başlamıştı. Varlığımızın kaynağında ne var? Buna eşlik eden ölümlü olmak. Sonlu yahut sonsuz olmak bunun açılımları. Bu soruların cevabını şiirimle ararken doğum, anne, büyüdüğüm doğa dekoru, taşlar, meşeler, her şey girdi. Tabii daha derinde, başka bir kaynakla konuşma da girdi.
Allah'la?
Evet. Bu anlamda, "Allah'ın Çocukluğu" benim O'nunla bütünleşen kendi çocukluğum...
Ya şiirindeki isyan kokusu?
Benim meselem, Allah'ı algılamakta insanın yetersiz olduğu, laiklerin de dindar olanların da en derinine baktığımızda, aslında O'na ne kadar uzak oldukları. O'nun yalnızlığını hissettim. O, çok başka bir derinlikte. Öyle ki kalbimiz dahi yetmiyor O'nu layıkıyla sevmeye…
Bu bir aşk. Aşkta anlamak değil sevmek yeterlidir, öyle değil mi?
Haklısın. Allah'ın Çocukluğu şiiri bu duyguyla yazıldı. "Anne"ye gelince, imgesel olarak anne varlığın başlangıcı.
Şiirlerini okurken bana gelen imge; sessiz sessiz, içini çeke çeke ağlayan bir kız çocuğu oldu. Var olmak senin için bu kadar ağır mı?
Tabii ki ağır. Fakat bundan bir kasvet üretmiyorum. Varlığın kendisi anlaşılmayı gerekli kılan bir hediye bize. Ve de onun acıları var. Bu, bir kopuşun acısı. Anneden, topraktan, Allah'tan. Varlığın sonsuz güzelliğinden duyulan acı.
Kürt milliyetçileri seni siyasi simge olarak kullanmak istedi mi?
Oldu tabii. Neden Türkçe, Kürtçe yaz gibi naif beklentiler. Bir heykeltıraşa neden mermer kullanıyorsun demekten farkı yok. Kürtçe benim anadilim. Annemle Kürtçe konuşuyorum; ama herhangi bir imgeyi Kürtçede üretme şansım yok. Çünkü Türkçe düşünüyorum. Rüyalarımı Türkçe görüyorum.
Şiirlerin Kürtçeye çevrildi mi?
Evet; fakat çeviri sorunlu oldu. "Rüzgar Dolu Konaklar" da sert; ama soğutulmuş bir dil kullanıyorum. Halbuki Kürtçeye çevrildiğinde ezik bir dile dönüştü. Mesela "annemiz" kelimesinin sahip olduğu güç korunamadı. Kürtçede zayıf tınladı. Benim şiirde yarattığım duyguya denk bir dil yakalanamadığı için istemedim.
Kürtçenin kullanımı sorununa nasıl bakıyorsun?
Bir dil sevgisiyle hareket edince, hangi dil olursa olsun, üzerinde herhangi bir baskıya rıza göstermem mümkün değil. Üstelik Kürtçe kadar eski, Mezopotamya'da doğmuş bir dilin korunması insanlık görevimiz. Çünkü dil insanın varoluşuyla doğrudan ilgili. Zamanla Kürtçe kendi dinamiklerini oluşturacak, dilin kendi doğası ortaya çıkacak. Böylece Kürtçe üzerinden ucuz politika yapanlara da fırsat verilmemiş olacak. Müsaade edelim, Kürtçe kendi dinamiklerini bize göstersin.
Bu durumda seni "davaya" ihanet eden biri gibi mi görüyorlar?
Her şeyi siyasetin diline tahvil edenlerin cenahında pek takdir edildiğimi söyleyemem. Onların benden beklediği günü kurtaran, büyük cümleler kurmuyorum çünkü. Popülizme heves etmeyen biri olduğum için rahatsız değilim bundan. Beni hakiki edebiyat okurları ilgilendiriyor.
Yasak kalktıktan sonra birdenbire ortaya bin çiçeğin birden açılmaması, bu dilin fakir oluşuna da bağlanabilir mi?
Fakir değil, işlenmemiş bir dil. Üzerinde yıllara dayanan, çok ciddi yasaklar olduğu için gelişememiş bir dil.
Zengin bir dil olsaydı yurtdışında yayınlanabilirdi; ama pek az eser var.
Az; ama Kürtlerin yurtdışına gidişleri de çok yeni. Kürtçenin zayıf ya da olağanüstü bir dil olduğunu söylemek için çok erken. Zihni özgürleşmiş bir kuşaktan çıkacak iyi sanat. Siyasetin gürültüsü çekilince yaşanan dramlardan insani, samimi pek çok hikayenin çıkacağından eminim. Böyle bir kuşaktan yasak kalkar kalkmaz zihinsel bir enerji beklememiz doğru değil.
Aslında adil de değil. İnanç dünyaları ve adalet duyguları sarsılmış, neye inanacağını şaşırmış bir kuşak bu...
Konumu ve tarihi zorladığı için kendi haline bırakılamamış bir coğrafyadan söz ediyoruz. Şiddetin cinnetin sınırında yaşandığı bir coğrafyadan. Böyle olunca insan malzemesi de örseleniyor.
Zana ve arkadaşlarının dışarıya çıkması bunlara yardımcı bir unsur mu?
Onların varlığı sembolik. Temsil özellikleri var. Ağızlarından çıkacak her söz toplumu etkiliyor. Aklıselim ve şiddete prim vermeyen bir yaklaşım içindeler. Bu çok sevindirici. Zana'nın aurasından taşan bir gücü var. Yaşadıklarından çıkardığı sonuçları politikanın diline ne kadar yansıtır bilemem. O coğrafyadaki canlı her damarı boğan, militer, erkek dilin imkanlarını tükettiğini düşünüyorum. Erkeği taklit eden değil, kadınlığın güçlü yanına vurgu yapan yeni bir dil oluşturmak gerekiyor..
Daha önce militer bir dili vardı Leyla Zana'nın.
Siyasetin ortak havuzundan alınmış kavramlarla konuşuyordu. Şimdi, sağduyusu öne çıkmış görünüyor. Aslında içindeki Kürt anasını konuştursa anlatmak istediği her şeyi hakkıyla ifade etmiş olacak. Geleneksel Kürt ailelerinde anaerkil motifler hâlâ yaşıyor. İçerde kararları kadınlar verir. Mesela erkekler kavga ettiğinde, bir kadın, kavganın en şiddetli anında başörtüsünü çıkarıp yere atarsa, kavga durur o an.
Allah Allah! Bilmiyordum bunu.
Kadının böyle bir gücü var Kürt toplumunda. Şiddetli bir kavgayı sihirli bir biçimde durdurmuş kadınlar gördüm. Leyla Zana gerçek bir Kürt kadını gibi davranıp başörtüsünü erkeklerin kavgasını durdurmak için kullanmalı. Kürt halkının Zana'nın başörtüsüne asıl şimdi ihtiyacı var. Meclis'te dalgalandırması için değil, kavgayı durdurması için.
Bölge insanıyla senin iletişimin nasıl?
Yaşlılarla gayet iyi. Onlar maruz kaldıkları şiddete rağmen, Kürt insanının doğasını, dilini temsil edecek ruhsal bütünlüğü korudular. Fakat her cümlesi "dir" yahut "dır" ile biten, "barış" kelimesini "savaş" kelimesiyle aynı tonda söyleyen ara kuşağı anlamakta zorluk çekiyorum. Son otuz yılda yaşananların zihinlerde ve insan ilişkilerinde yarattığı deformasyon tahmin ettiğinizden çok daha yaralayıcı boyutta.
Kimliğinin koordinatlarından biri de Alevilik. Bu konuda kendini nasıl hissediyorsun?
Annem bir şaman. Tepelerle, ağaçlarla konuşan, bulduğu otlardan ilaçlar yapan bir kadın. Yaradan'la ilişkisinde dinin aracılığına ihtiyaç duymamış. Babam cumhuriyetçi çizgide, maneviyatı zayıf bir adam. Dolayısıyla prototip Alevi bir ailede büyümedim. Yani bir Alevi evinde saz çalınır, söz söylenir, cem yapılır, bizde bunların hiçbiri olmadı. Son derece laik bir terbiyeyle büyütüldük. Bugün resmi bir yaklaşımla, yukarıdan oluşturulmaya çalışılan bir Alevi tanımı var. Öncülerini hepimiz biliyoruz. Örgütleniyorlar, siyasi dayatmalar içindeler. Ritüelleri var, Hacı Bektaş'a gidiyorlar. Benim anlamakta zorlandığım eklektik bir kimlik yapılanması. İslam diniyle ilişkilendirilmesi sorunlu, resmi, çarpık bir kimlik. Böyle olunca inanılmaz tehlikeler de barındıran bir yapı. Yani devletin güdümünde gerektiğinde kullanılmaya aday bir kimlik. Alevilerin bu tehlikeyi göz ardı etmemeleri lazım.
Mesela sen Hz. Ali'yi diğer dini sembol kişiliklerden daha mı fazla seviyorsun?
Varlığın açıklanmasında dinlerin önemli olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda teolojiye özünü kazandıran hikayeler ilgimi çekiyor. Hz. Ali'nin neredeyse mitolojik bir figüre dönüşen imgesini ilginç buluyorum. Kerbela hikayesi etkiliyor beni. Ya da İran'a gittiğimde "Hüseyin Hüseyin" zikrini duyduğumda duygulanıyorum. Ama devlet merkezli, Sünnilik'le yarışmaya kalkan, onun kurumlarını taklit eden Alevilik anlayışına uzağım. Komik bir şey söyleyeyim. Mesela bir Alevi dedesinin, Maraş'ın bir köyünden çıkarılıp, Almanya'da bir dernekte deyiş söylemesi için uçağa bindirilmesini ben insanlık suçu sayıyorum.
Ciddi misin?
Çok ciddiyim. Çünkü bir dedenin evren tasavvurunu bozabilecek bir şeydir havalanıp, yukarılara çıkmak, inmek. Bu kadar teknoloji, yer değiştirme. Atın sırtında gidebiliyorsa gitsin. Belki romantik; ama böyle düşünüyorum. Dedenin siyasi bir atmosfere girmemesi lazım. Böyle maneviyatına leke düşürecek bir şeye nasıl kalkışırsın sen?
Mehmet Uzun: Kürt Sorununun Başmimarı Avrupa Röportaj: Haşim Söylemez, Aksiyon Dergisi, Sayı: 557 - 08.08.2005
Kürt kimliği ile ön plana çıkan romancı Mehmet Uzun, Kürtlerin 20 yıldır yanlış yaptığını söylüyor. Kürtlerin uygarlaşarak dünyanın içinde olması gerektiğini belirterek, "Kürt sorunu Ortadoğu'nun karanlıkta kalmasına sebep olan bir kangrendi. Bunu da Avrupalılar yaptı. Bu kangren çok şeyi alıp götürdü." diyor.
Mehmet Uzun, Türkiye'de geniş kesimler tarafından bilinen bir yazar değil. Ancak, eserleri yoğun ilgi görüyor. Kürt kimliğiyle öne çıktığından siyasi anlamda sürekli eleştiriliyor. İsveç Yazarlar Birliği'nde yönetim kurulu üyesi olan yazarın roman ve denemeleri bugüne kadar 12 dile çevrildi. Tek amacının iyi bir edebiyat tesis etmek olduğunu, siyasi bir duruşa sıcak bakmadığını vurgulasa da "Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık" romanı ve "Nar Çiçekleri" isimli deneme kitabında bölücülük yaptığı gerekçesiyle 2001'de İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nce yargılandı. Mehmet Uzun'un son romanı ise Ruhun Gökkuşağı.
-Siyasi değilim diyorsunuz, ama kitaplarınızdan ötürü DGM'de de yargılanabiliyorsunuz. Kullanıldığınızı düşünüyor musunuz?
Açıkçası bu beni ilgilendirmiyor. Benim yapmam gerekenler var ve kendimi onlara göre biçimlendiriyorum. Ajandamı başkası için oluşturmuyorum. Konumumdan dolayı yazarlığımı kendi menfaatleri için sağa sola çekmeye çalışanlar var. Bu benim için önemli değil. Kimseye düşmanlık yapmıyorum. Yazarlığımı, edebi sesimi alıp kendileri için kullanmak isteyen ideolojiler, rejimler, siyasetler, devletler, liderler olabilir. Ancak ben asla edebi sesimi, sözünü ettiğim olayların, ideolojilerin sesi haline getirmeyeceğim.
-Biraz rahatsız gibisiniz...
Elbette... Keşke anlaşılsam. Ben Türkiye'de beş defa yargılandım, kitaplarım yasaklandı. "Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık" romanımdan ötürü terör örgütüne yardım ve yataklıktan yargılandım. İsterdim ki devletin kurumları romanımı anlayıp konuşsaydı. Kendi romanımı herhangi bir ideolojinin ya da siyasetin hizmetine sokmam mümkün değil. Benim kaygım insani, evrensel eserler ortaya koymaktır. Günlük siyasetin kodlarına göre çalışmam. Hele hele rejimler, örgütler için asla yazmam. Yazarlık kaygılarım var. Bu benim ahlakımdır, namusumdur.
-Günlük siyasetin kodlarına göre çalışmadığınızı söylüyorsunuz ama siyasi Kürtlerin çıkışları içinde adınız geçiyor hep. Bu bir çelişki değil mi?
Kürt siyasi hareketi Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne taşıyacak. Kürtlerin siyasi anlamdaki çıkışlarını destekliyorum. Kürtler haklarını uygun ve uygar bir zeminde istemeli. Türkiye için çalışmalı, barıştırıcı ve birleştirici olmalı. Benim buradaki görevim insanları birleştirmek ve yapıcı olmaktır. Bu anlamda bu tür çıkışlar yapacak Kürt kökenli aydınlara ihtiyaç var. Kürtler haklarını isterken bu ilkelere uymak zorunda. Türkiye'nin düzlüğe çıkmasının karşısında asla olmamalı. Böyle bir yöntem olmalı; sertlikle, vurup kırmakla olmaz. Bu tarz faaliyetler artık geride bırakılmalı. Aksini de kimse tasvip etmez.
-Öyleyse Kürtler bu zamana kadar yanlış mı yaptı?
Kürtler 20 yıldır yanlış yapıyor. Ortada önemli yanlışlar var. Bu konuda Kürtler kadar devletin de yanlışları var. Topyekûn bir modernizasyona, toplumsal yaşam olarak bir yenilenmeye, uygarlaşmaya ihtiyaç var. Kürtler kendini yenileyerek uygarlaşıp dünyanın içinde olmalı. Biraz da biz nerede hata yaptık diye düşünmeli.
-Peki, şu anda böyle bir arayış var mı?
Kürt sorunu ciddi bir problemdi. Ortadoğu'nun karanlıkta kalmasına sebep olan bir kangrendi. Bunu da Avrupalılar yaptı. Birinci Dünya Savaşı ile birlikte Ortadoğu'ya yeni bir biçim vermeye çalışan ülkeler bu hale getirdi. Özellikle Fransa ve İngiltere bunun başmimarı. Oluşturdukları bu kangren çok şeyi alıp götürdü. Benim için önemli olan Kürt'ün bağımsızlığı ve federatif yapısı değil, önemli olan Kürt'ün hakkı, hukuku ve kendisini ifade özgürlüğüdür. Bu çok önemli. Bunun sağlanması lazım. Nihayet bu kangren görülüyor. Bu yüzden ben umutluyum. Ancak Kürtler de bunu anlamak ve kendilerini yenilemek zorunda. Kürtler "Şimdi nasıl olacak?" sorusunu soruyor ve bunun sancıları çekiliyor. Şimdiki problem de ondan kaynaklanıyor.
-Yazılarınızı üç dilde kaleme alıyorsunuz. Romanlarınızı ise sadece Kürtçe yazıyorsunuz. Diğer yandan, en çok alıcı bulan kitaplarınız Türkçe basılanlar. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Romanlarımı Kürtçe, öteki metinlerimi zaman zaman Türkçe, zaman zaman İsveççe yazıyorum. Ben rüyalarımı bu dillerle görüyorum. Ama Kürt olmamdan dolayı Kürtçe yazıyorum. Yani kendimi daha rahat ifade ediyorum. Söz, anlatı ve edebiyat evrensel olmalıdır. Uygarlıklar arasında bir köprü görevi görmelidir. Eğer eserlerim Türkçe'de değer görüyorsa Türkçe'ye çevrilmelidir. Kaldı ki, ben Türk vatandaşıyım. Eserlerimin Türkçe olarak basılıp okunmasından çok mutlu oluyorum ve bu bana gurur veriyor. Kürtçe yazılanlar da beklentimin üstünde bir ilgi görüyor. Türkçe ile Kürtçe'yi karşılaştırmak yanlış olur. Türkçe 50 baskı yapan bir kitap Kürtçe olarak ancak 2 baskı yapıyor. Bu Kürtçe'nin şimdiki potansiyelini gösteriyor. Birikim anlamında da durum şimdi buna müsait değil ve Kürtçe okunması için bir gelenek yok.
-Ama, Diyarbakır'da binlerce insan imza gününüze katılıyor. Mehmet Uzun yeni mi keşfediliyor?
Hiç hayal edemeyeceğim oranda bir gelişme var. Bu beni mutlu ediyor; ama aynı zamanda korkutuyor. Bunu ben mi başardım, yoksa dönem mi müsaade etti bilmiyorum. Mehmet Uzun yeni keşfediliyor olabilir. Belki de insanlar kendilerine ait öyküleri özlediği için imza gününe geliyor. Ben de onlara ait bir öyküyü en uygun bir dille onlara ulaşacak ve tamamıyla onlara ait olacak şekilde hazırlıyorum. Örneğin şu anda medreseler üzerine bir çalışma yapıyorum.
-Medreseler insanlara ait öyküleri mi taşıyor?
Benim çalışmalarımda zincirin halkaları vardır. Medreseler de bu halkanın önemli bir parçasını oluşturuyor. Klasik Kürt edebiyatı ile ilişkili. İçinde tasavvuf var. Medreseler dilimizi ve dinimizi koruyan önemli bir geleneğin parçasıydı. Bunu yazmaya ihtiyaç var. İnsanlar geleneklerini, özlerini bilsinler. Modernizm aynı zamanda gelenekleri yok eden karanlık bir şeydir de. Medreseler aynı zamanda cemaatler için de çok önemlidir. Orada önemli alimler, mellalar, seydalar, fakihler yetişti. İşte ben onların hayatını yazıp günümüze ışık tutmaya çalışacağım. Bu da insanların hikâyesini oluşturuyor.
Oldu mu Şimdi? Ahmet Taşgetiren Yeni Şafak gazetesinde yayınlanmayan ve gazeteden ayrılmasına sebep olan yazı
Acı duyuyorum, Başbakan, aydın - danışman koalisyonu içinde harcandığı için...
Acı duyuyorum, Türkiye'nin bu en sancılı meselesinde Tayyip Erdoğan'ın ifa edeceği doğru misyonun canına okunduğu için.
Acı duyuyorum, sorun, Türkiye - PKK denklemine sürüklendiği için...
-Acı duyuyorum, Başbakan, aydın - danışman koalisyonu içinde harcandığı için...
-Acı duyuyorum, Türkiye'nin bu en sancılı meselesinde Tayyip Erdoğan'ın ifa edeceği doğru misyonun canına okunduğu için...
-Acı duyuyorum, sorun, böyle istenmese bile, en riskli alana, yani Türkiye - PKK denklemine sürüklendiği, yani en olmayacak şey, PKK, "Kürt meselesi"nin temsili konumuna oturduğu için...
Şimdi gürül gürül "Kürt sorunu dediğimiz için iyi ettik" diyor mu, yoksa, memleketin başka taraflarına verilen mesajlar sebebiyle savunma durumuna geçmek zorunda mı kaldı? Bu muydu beklenen? TÜSİAD da destekliyormuş, falanca yazar da, Amerika - Avrupa da "Aferin" diyormuş.
İyi... Onların da sırtında yumurta küfesi var, Başbakan Erdoğan gibi!!! mi? Pek öyle görünmüyor...
Bakın denkleme: Başbakan "Kürt sorunu" dedi. Bir adım. PKK bugün Brüksel'de "Ateşkes"i açıklayacakmış. İkinci adım. Hürriyet'ten Ahmet Hakan'ın verdiği bilgiye göre PKK adına yapılanın "silah bırakma" gibi bir boyutu yok ve "Ateşkes"in "bazı ön koşullara bağlanma ihtimali yüksek."
"Ön koşul"dan ne anlamak gerekiyor? Herhalde, yeni gelişmelere göre yeniden değerlendirme hakkını ellerinde bulundurmak kastediliyor.
Bu arada üçüncü bir adım söz konusu: PKK'nın "Ateşkes"ine paralel bir gelişme, Diyarbakır'da yaşanıyor. DEHAP, kendini feshedip Demokratik Toplum Hareketi (DTP)'ne katılma kararı veriyor. Kararı açıklayan bildiri, huzurumuza yine "temsili" konumda PKK'yı ve Öcalan'ı çıkarıyor. Bildiride altı çizilen hususlar şunlar:
-DEHAP sorunun gündemleşmesine katkıda bulunmuş... Demek ki sorunun gündemleşmesi önemli hedeflerden biri. (Başbakan'ın "sorun"a ad koyması, gündemleşmenin en zirve noktalarından biri olmalı.)
-DEHAP "tarafların adlandırılması" sonucunu elde etmiş... Demek ki "taraflar" var ve bunların adlandırılması önemli bir hedefti ve bu gerçekleşmiş oluyor.
-Sistemin kendi Kürdünü yaratma gayretlerini açılımlarıyla boşa çıkarmış... Demek iki türlü Kürt var, birisi "Sistemin Kürdü", diğeri DEHAP vs... inisiyatifinde oluşmuş Kürt...
-Kürtler arası birliğin oluşturulmasına çalışmış...
-DEHAP bildirisinde bir de Öcalan'a ilişkin misyon söz konusu ediliyor... Bildiride Öcalan'dan "yok sayılarak görmezden gelinen, ciddi bir tecritle içiçe yaşatılan, sayın Abdullah Öcalan" diye bahsediliyor... Ve DEHAP'ın "Öcalan'ın sorunun çözümünde muhatap olma bakış açısının kabulünde rolünü oynamaya çalıştığı" ifade ediliyor.
DEHAP, DTP'ye katılıyor, çünkü DTP, Öcalan'ın işaretleriyle oluşuyor. Görüldüğü gibi ortada Öcalan'la, DEHAP'la belki bunları kendi stratejileri için elverişli gören dış güç odaklarıyla ortaklaşa yürütülen bir strateji var. Şiddet de, siyaset de bu stratejinin içinde cereyan ediyor. Stratejik hedef ise, "bölgesel bir Kürt yapılanması..."
Belki hareketin geldiği son noktada, önünde, hem gücü önemli ölçüde zayıfladığı hem de dünyada zemini bittiği için "şiddet"ten "siyaset"e geçme problemi vardı.
Nasıl olacak da dağ şehre inecek, Öcalan hapisten çıkacak, siyasi aktör olarak devreye girecek ve siyasal hedefler gerçekleşecek?
İşte şimdiki hamle ona yöneliyor; denecek ki: -"Kürt sorunu"nu kabul ettiniz, bu iyi bir adım. Bizde ateş kes sağladık. (DTH adına dün yapılan açıklamada Başbakan'ın tavrı cesur bir adım olarak tanımlanıyor ve PKK'ye eylemsizlik çağrısı yapılıyor) Şimdi ikinci adımı bekliyoruz. "Sorun"un içini doldurun, "sorun"un çözümü için adımlar atın... Ondan sonra bakacağız, adımları yeterli görürsek, biz de belki silahları bırakmak için adım atacağız. Bu işte Öcalan'ın rolünü görmezden gelerek hiçbir iyileşme sağlanamaz. Tüm siyasi hareket, Öcalan'ın gölgesinde. Öyleyse...
DTH'nin ilk dörtlüsünden Orhan Doğan'ın Neşe Düzel'e yaptığı açıklamalar, "Aydınlarımız"da şafak attırdı. "PKK'nın Türkiye'ye açılma ve Karadeniz'e yayılma projesi vardı, silahlı mücadele propagandası ile Kürt sorununu Türkiye'ye anlatmak istiyordu" Orhan Doğan'a göre. "Öcalan'a ve PKK'ya Kürt halkının büyük çoğunluğunun sempatisi var"dı. "Türkiye'nin bir bölümü için terörist olan, diğer bölümü için gerilla, bir bölümü için hain olan diğer bölümü için kahraman" idi. Ve "Zamanı geldiğinde Öcalan'ın serbest bırakılacağı biliniyor..."du Orhan Doğan'a göre. (Radikal, 15 Ağustos 2005)
Başbakan'a "Kürt sorunu"nu söyletenler, tüm bunları da hesap etmiş olmalılar değil mi? Başbakan'ın savunma söylemi içine itileceğini de hesap etmiş olmalılar. Şimdi diyeceğiz ki, "Biz böyle anlamıyoruz Kürt sorununu!" Onlar da diyecek ki "Öyleyse sizin Kürt sorunundan söz etmeniz içi boş bir söylemden ibaret!" Alın bakalım. Geldik mi yeniden sıfır noktaya?
Onlar diyecek ki "Öcalan olmadan asla!" Siz diyeceksiniz ki "Ben o zaman nasıl karşılarım Türkiye'nin geri kalanından kopan isyan seslerini?" Alın bakalım...
DEHAP'ı ve Öcalan'ı "Tüm Kürtlerin temsilcisi" haline getirmenin vebalini bakalım kim üstlenecek?
Çok kötü harcadınız Tayyip Erdoğan'ı diyorum, baylar! Türklere ve Kürtlere kötülük ettiniz. Başka bir misyonu vardı Tayyip Erdoğan'ın ve onu mahvettiniz.