Ey azizler, işbu sohbetimizin serlevhası görmekde olduğunuz gibi bir cümle-i istifham. Ya'nî ki "soru cümlesi". Binâenaleyh âhirinde bir "işâret-i istifham", ya'nî ki "soru imi" bulunmakda. Bundan tabiî ne olabilir? mi dediniz ey azizler? Pekâlâ!
Lâkin, ey azizler, bâlâdaki cümlenin bir husuusiyeti daha var. O da şu: cümlemizin süal cümlesi olmasını te'mîn eden şey nedir? "mu"dur! Ve ol "mu" görmekde olduğunuz gibi, "zor" kelimesinden ayrı yazılmış durumdadır. Bu niyçün böyledir, der iseniz ey azizler, cevâbımız şudur: evvel eski, ya'nî ki, taş çatlasa 1928'den beri "imlâ işleri"ne bakan zevat böyle münâsib görmüş, böyle bir kaaide vaz' etmişdir. Ya'nî ki, süâl ma'nâsı taşısa da, taşımasa da, bu "mi, mı, mu, mü" ve bunlara bitişen ilâve unsurlar, ulandıkları kelimeden fâsılalı yazılacakdır.
- Tamam mı!
- Tamam!
- Anlaşıldı mı?
- Anlaşıldı!
- Sahi mi?
- Sahi!
- Vallahi mi?
- Vallahi!
Ve bi'l-umum ta'lim, terbiye, tedris müesseselerinde de bu kaaide böylece öğretilir. Lâkin, bir nice hususda olduğu gibi bu hususda da tam bir muvaffakıyetsizlik ile karşı karşıyayız.
Sûretini gördüğünüz kesik, bir işi de bunları öğretmek olan bir "dershâne"nin reklamı olmak hasebiyle câlib-i dikkat ve teessüfdür.
İşbu kesiki hangi mevkuuteden ahz ü kat' eylediğimi beyâna hâcet görmeyorum ey azizler. Şundan ki, benzerlerine sık sık ve mebzûl mıkdarda tesaadüf olunmakdadır.
Sayı: 182 - 29 Nisan 2003 Salı
Ey azizler, işbu sohbetimizin serlevhası görmekde olduğunuz gibi bir cümle-i istifham. Ya'nî ki "soru cümlesi".