Düşüncelerinize uzaktan bakmayı başarabilirseniz onlara daha kolay tahammül edip kabullenirsiniz.
Geçtiğimiz günlerde Michael Moore'un Sicko adlı filmini izliyordum. Hanımefendinin sistem ve sektör tarafından terbiye edilmezden evvelki cengâver günlerinde, bir senatörle Hillary Clinton'un atışması gösteriliyordu. "Sizinle karşılaşmadan önce cazibeniz ve zekânızla ilgili övgü dolu sözler duydum" diyordu senatör, "ama cazibeniz hakkındaki sözlerin abartılı olduğunu söyleyebilirim". Böylece muhatabını zeki bulduğunu, bir söz oyunuyla gösteriyordu. Türkiye'de siyasi sahnede uçuşan hakaret sözcüklerini işittiğimde, muarızına da şapka çıkarttıracak bir mizah ve zekânın, taşı gediğine oturtan bir ironinin eksikliğini görüyorum. Karşısındaki kişinin vatan sevgisinden şerefine dair pek çok mukaddes mefhum, ulu orta hakaret mevzuu yapılabiliyor. Hakaret sözcükleri havada bu kadar serbest dolaştığında da içleri boşalmış ve aşınmış oluyor, kimsenin canını acıtmıyor. Bu resim ve sözlerden geriye "kavgacı siyaset" imgesi kalıyor: Kendisini çok fazla ciddiye alan, kelimeleri en kaba biçimiyle silaha dönüştürerek gladyatör dövüşüne çıkan, halkın önünde bir türlü gülemeyen, eğlenemeyen adamlar.
İnsanın kendi dertlerini çok fazla önemsemesi aslında birçok ruhi sıkıntıyı da beraberinde getiriyor, insan gerçeğin ne olduğuyla, onun ne olduğunu düşündüğü arasında ayırım yapmakta zorlanıyor. Gerçek ile kurmaca çoğu zaman iç içe geçiyor. Özellikle de kafasındaki önermeleri sınamanın ona acı bir maliyeti olabileceğini düşündüğünde, gerçek ve kurmacayı ayrıştırmak zorlaşıyor. Bu böyle çünkü gerçekliği dilin merceğinden süzerek yaşıyoruz. İnsan gerçekliği, simgeler üzerinden yaşanıyor ve dil simge yaratmanın en güçlü aracı. Simgeler de pek çok zaman gerçekliğin iyi bir temsilini sunmuyor. Simgeleri ve onun temsil ettiği yaşantıları birbirine karıştırabiliyoruz.
Düşen bir uçak hayal ettiğimiz için uçağa binmiyor, insanların güvenilmez olduğunu düşündüğümüz için sır paylaşacak bir dost edinmiyor, bizim için daha iyisi olmayacağını düşündüğümüz için sıkıntı veren bir ilişkiden kurtulamıyor, başarısız olmaktan korktuğumuz için önümüze çıkan fırsatları tepebiliyoruz. Böylece fırsatlar, ihtimaller, davranış biçimleri giderek daralıyor zira gerçek ile kurmacayı doğru bir biçimde ayrıştıramıyoruz. Haydi, şimdi bir adım geri atalım ve düşüncelerimizi, algılarımızı uzaktan izleyelim. Yoksa onları çok mu ciddiye alıyoruz? Demek uçağın düşecek! Başka matrak fikirlerin de var mı? Aklına gelen buna benzer dâhiyane düşünceler?
Yok yok, kendini geliştirme guruluğuna soyunmuş değilim. Düşüncelerinize uzaktan bakmayı başarabilirseniz onlara daha kolay tahammül edip kabullenirsiniz. Düşüncelerinize belirli bir mesafeden bakmayı başarmakla, onları fevri ve tepkisel olmaktan çıkarabilirsiniz. Düşünceniz üzerinde düşünür ve böylece nasıl davranacağınıza usul usul karar verirsiniz, işte bu kabulleniştir. Aklımdan geçen düşünceler bunlar, kabulleniyorum ama onların hemen olmamı istediği kişi olmayacağım. Bunlar benim düşüncelerim ama onları bir süre izleyelim bakalım, biraz geri çekilelim, bakalım nasıl kıvam tutacaklar.
Kabulleniş. "Muhatabım beni öfkelendiriyor o halde ben de hemen onun canını acıtmalı ve öcümü almalıyım" demek yerine, düşünceleri gözden geçirmek. Kendi düşüncelerinin yanlış taraftarıyla yüzleşmek. Kendinle dalga geçebilmek. Kendini, işini, makamını, servetini, şöhretini yeri geldiğinde sarakaya alabilmek.
Keith Jarrett, epey oldu, bir konser için İstanbul'a gelmişti. TRT spikeri kendisiyle söyleşi yapıyor. Spikerin son sorusu, mutad ve iç bayıcı bir son soru : "İzleyicilerimize söylemek istediğiniz son bir şey var mı?" Cevap: "Şey, şu ana dek anlattıklarımın hepsi yalandı, inanmayın!" Bu cevapta ben, kendisiyle, hayatla, dünyayla, şöhret olmakla, röportaj yapmakla dalga geçen bir adam görüyorum.
Memleket ağır abiden geçilmiyor. Havada öfke var. Tavırlarda hep bir haşinlik, bir sertlik. Bir adım geri çekilelim abiler, ablalar. Halimize bir bakalım. Ne olur, biraz da gülelim, eğlenelim. (s. 37)
Kemal Sayar, "Gülelim, eğlenelim", AKTÜEL, sayı:172, İstanbul, Ekim 2008, s.37.