1. Yürüyüşlerde zorlanıyorum bazen. Nedendir bilmiyorum. Nasıl olduğunu ise hiç... Bir ağrı hissediyorum bazen; nereden geldiğini bil(me)diğim. Ölümüm ondan olmasın istiyorum. Bir ağrı... Var olmayan... Hissetmek isteyip de hissettiğim... Öylesine! Ama var işte. Çünkü onu ben çıkardım.
Ben istersem bir ağrım oluyor / sanıyorum.
2. Varlığım, diyorum. Bir yerlere armağan olmasın. And içirtme işgüzarlığıyla yoğrulu bir gündü. Varlığımı hep bir yerlere armağan etmek gibi bir takıntım vardı herhalde o zamanlar ya da başkalarının benim varlığım üzerine bir takıntısı. Şimdilerde büyüdüm; ama takıntılarımın olduğunu söylüyor birileri hâlâ. Lügatte takıntı: saplantı: fikr-i sabit: obsesyon: kafadan kolaylıkla sökülüp atılamayan yanlış düşünce... Ne kadar anlamlı! Takıntılarımın var olma ihtimalinin, takıntılara takmış olmam ihtimalinden kaynaklanma ihtimali var mı? Ne ihtimal ama!
1a. Bir ağrıdan bahsederken, insan hiç acısını çekmez, onu hissetmez olur mu? Öğle değil mi ama? Benim öyle bir ağrım var işte. Hani bahsetmiştim iki paragraf önce. Hadi yeniden başlayalım. Hayır hayır. Daha açık olsun. En baştan... (bağırarak) Benim bir ağrım olsun istiyorum. Onu hissedeyim. Benden gibi olsun. Yürüyüşlerde zorlandığım zamanlarda, yanlış bir adımda, ağrı kendini hissettirsin istiyorum. O ağrı benim olsun. Sadece benim. Kimse bilmesin ağrımı benden başka. Ağrı başladığı an bileyim ki zamanıdır. Bileyim ki, vakit tamamdır. Bileyim ki hâlâ direnen, var olma kavgası veren bir yerler var içimde. Ağrı taa iliklerime işlesin. Kan dolaşımımı o sağlasın. Kalbim, o zamana kadar pompaladığı kanın iki mislini pompalamaya, beni aydınlanmaya götürecek son yürüyüşü, son duruşu, son vuruşu sağlayacak ana, mekana hazırlasın. Ağrı, vücudun herhangi bir kısmında hissedilen acı; sızı, veca, ıstırap, elem, dert. Ağrı tutmak: ani olarak ağrı hissetmek. Belki de ilk kez, "ağrılar tarihi"nde ilk kez, bir ağrı iyilik etsin insana. Ağrıyı hissederken halimden hoşnut olayım. Ağrı başlayınca masum bir gülümseme belirsin yüzümde. Bir muştu ışıltısıyla baksın gözlerim; acıyla. Bileyim ki iyiye gidiyorum. Bileyim ki yürüyüşlerim kontrolümde.
2a. İhtimallerle harmanladığım planlarım o zamanlar da vardı. İhtimallerle harmanlanan planlar... "Ne gerek var ki" der bazıları. Bazıları da vardır ki, "olmalı" der; ama öylesine. Bazıları ise bendendir... O vakitlerde büyüyeceğim ihtimalini pek düşünmemişim sanırım. Belki de düşünmüşümdür fakat yanlış bir hesap olmuştur. Hoş, onun da Bağdat'tan dönmesi gerekirdi ama... Bağdat... Bağdat... Ahh Bağdat!
1b. Evet şimdi bir ağrım var; varlığımın nişanı; her defasında beni bulan; her defasında muzaaf olan. Benimle birlikte bir ilki gerçekleştiren bir ağrım var. Acaba diyorum, bazen, geç mi kaldı gelmekte? Şimdiye kadar çoktan gelmeli ve yolumun yekpareliğinde yanımda olmalı değil miydi? Artık var. Ne eczaya ihtiyacım var ne şifaya. İhtiyacım yok ne kimseye ne her kimseye, şifayı onda buldum, onda kaparım gözlerimi. Derinlerden, taa derinlerden hissedebiliyorum müzmin ağrılarımı. Sonumu hazırlar gibi sanki. Ölümüm ondan olacak sanki. Bir koşumluk zaman kalmıştı oysa. Bir nefeslik an. Neydim ki, ne yapmışım... ne yapmışlığım, bu sarhoşluğum, bu serkeş duruşum? Oysa ben... şimdi!
2b. Benim çocukluğum, saçları okşanılmayan bir çocukluktu. Ben çocukluğumu Mehmet'in oğlundan satın aldım, Meryem Lena'da büyüteceğim...
Büyümüşüm artık. Uzak diyarların bir ucunda, bir ortasındayım. Bir zamanlar at nallarıyla dövülen, kimi zaman kızıla bulanmış; şimdilerde mağribilerin uğrak yeri olan topraklarda. Nefesimde hal'den eser yok. Neden inşirah diler durur ki dilim. İçim acıyor. İçim... Hep ondandır bilirim: Ne izini takip edebileceğim bir usta, ne yolunu yolum bileceğim bir derviş meşrep vardı dışarıda.
3. Müzmin ağrılarımı yaşarken yitirdim gerçeğimi; ikbalimin şuh vaatleri arasında. Hiç oralı olmadım. Yanlış yaptım. Ne çekiyorsam geç tanımış olmamdan hayatı...
Şimdi kesif bir hayata yeniden başlıyorum; var olan ve olacak olan ağrılarımla.