« Anasayfa | Künye | Arşiv 19 Ekim 2017, Perşembe
Gündem: Kültür-
Sanat
Gündem: Hayat
40i Gündem Nöbetçi Köşe
40PENCERE
Yakın Plan
Ahmet Aksoy
Amerikan Kâbusu

İzlence
Mehmet Harmancı
"36": Kifayetsiz Muhterisin Resmidir

[ Sinema -> İz Bırakanlar ]

Gerilime Bir Adım Daha Yakın Çekim: Brıan De Palma

Abdullah Ömer Yavuz

26.10.2010 - 18:02

"Bu filmin sonunu biliyorum Charlie. Cennet falan yok. Filmin sonunda seni hastanenin acil servisine taşıyor olacağım. Sabahın üçünde... Ve sen kanlar içinde ölürken orada durup aptal gibi ağlıyor olacağım..." (Carlito's Way Filminden) Amerikan sinemasının yeni Hollywood jenerasyonu içerisinde Martin Scorsese, Sydney Pollack, Mike Nichols, gibi yönetmenlerin arasında ünlü yönetmen Alferd Hitchcock'un takipçiliğini yapan Brian De Palma da yer alıyor. De Palma, kendine has üslubu, savaş karşıtı söylemi, kan ve şiddeti teşhirci tarzda ele alışıyla Hollywood'un bilindik yönetmenlerinden ayrılmaktadır. De Palma sinemasına dair belirli bir şablonda genel çizgiler oluşturmayı amaçlayan bu yazı, tadımlık olarak olsa bile unutul(a)mayan De Palma sekanslarını bir kere daha hatırlamak niyetindedir. Brian De Palma, 11 Eylül 1940'da Amerika Birleşik Devletleri'nin New Jersey Eyaletinde dünyaya geldiğinde dünya yeni bir cihan savaşını yaşıyordu. Ünlü yönetmenin çocukluğu Philadelphia'da geçti. Filmlerinde kanlı sahnelere olan ilgisini babasının doktor olmasına borçlu olduğunu söyleyen De Palma'nın sinemaya olan merakı üniversite yıllarına dayanıyor. O yıllarda sinema dünyasında Orson Welles, Alferd Hitchcock, John Ford, Frank Capra gibi bugün klasikleriyle tanıdığımız usta yönetmenler yer almaktadır. De Palma, kimi eleştirmenlerce sinema tarihinin en iyi filmi kabul edilen Orson Welles'in "Citizen Kane/Yurttaş Kane" ve Alferd Hitchcock'un "Vertigo/Ölüm Korkusu" filmlerinden çok etkilenir. Bu etki, kendisini kısa metrajlı filmlere yönlendirdiğinde Colombia Üniversitesinde fizik okuyan sıradan bir öğrencidir Brian De Palma. 1960'ta ilk orta metrajlı filmi olan "Icarus"u çeken yönetmen "6601224", "The Story of an IBM Card" ve birçok ödül olan "Wotan's Wake" gibi filmlerle yoluna devam eder. Sinemaya olan ilgisiyle Sarah Lawrence College'a geçiş yapan De Palma tiyatro alanında eğitimini sürdürürken 1962 yılında ilk uzun metraj filmi olan "The Wedding Party"in çekimlerini tamamladı. Ancak film kimi aksaklıklar yüzünden ancak 1969 yılında gösterime girme şansı buldu. "The Wedding Party"de çalıştığı oyuncular arasında ilerleyen yıllarda adından sıkça söz ettirecek Robert De Niro da yer alır. Beyazperdede gösterilen ilk De Palma filmi ise "Murder a la Mod" olmuştur. İlk filmleri arasında yer alan "Greetings" hem sinema eleştirmenlerince fark edilmesini sağladı hem de De Palma'nın ısrarla sürdüreceği savaş karşıtı siyasal tavrına da ciddi bir girizgâh niteliği taşıdı. De Palma-Robert De Niro çalışmasının bir diğer örneği olan "Hi, Mom!" yönetmenin sinema dünyasında adından iyice söz edilmesini sağladı. 1973'te gösterime giren "Sisters" ise yönetmenin ustalığa geçişine bir nevi hazırlık olarak görülür. Bu filmde Alferd Hitchcock'tan etkilendiği oldukça bellidir. Filmin müziğinde Hitchcock'un müzik editörü Bernard Herrmann ile çalışan De Palma bu etkilenmeyi hiçbir zaman inkâr yoluna gitmedi. Yönetmenin Hitchcock'tan etkilenmesi sadece bu filmle sınırlı görünmüyor. De Palma aradan uzun yıllar geçse dahi birçok açıdan ustasının yolunu ısrarla sürdürür. Bugün itibariyle filmlerinde yakaladığımız gerilim zevkini hiç şüphesiz sanatçı üzerinde emeği yadsınamayan Hitchcock'a borçluyuz. "Sister" filminden hemen sonra gösterime giren "Phanton of the Paradise" yönetmene Avoriaz Film Festivalinde büyük ödülü kazandırdı. Artık sinema dünyasında kendi çizgisinde seyreden ve yavaştan kendi sinema dilini oluşturmaya başlayan bir author var oluyordu. 1976 yılında izleyici karşısına çıkan "Carrie" De Palma'nın sinematografisinde unutulmazlar kategorisinde yer aldı. Ünlü yazar Stephen King'in romanından uyarlanan film halen en iyi King uyarlamaları arasındadır. Filmde kullandığı ekranı ikiye bölme tekniği sinemaya yaptığı katkılardan belki de en can alıcısıdır. İlerleyen yıllarda yönetmen bu tekniği zaman zaman tekrarladı. "Carrie", oyuncularından Sissy Spacek ile Piper Laurie Oscar adaylığı getirirken De Palma'nın dünya çapında üne kavuşmasını sağladı. Bu filmle birlikte kanlı sahneler, ağır çekimler, sonu tahmin edilemeyen hikâyeler, şüpheli karakterler ile De Palma gerilim türüne anlamlı katkılar sağlamaya başlayacaktı. 1981'de çektiği bir film vardır ki sürekli De Palma ile birlikte anılır. Tahmininiz üzere bu film "Blow Out"! "Blow Out"ta bir film sesçisi olan Jack Teryy'nin politik bir cinayeti çözme hikâyesi anlatılır. Bu bağlamda gerçekler, sinemacılar tarafından ortaya çıkarılır imajı veriliyor. Amerika'nın başkan adayı, arabasının tekerine açılan ateş sonucu dereye uçar ve ölür. Olay esnasında Jack de film için kayıt yapmaktadır. De Palma'nın kanlı sahne geleneğini ihmal etmediği film, sesçi ile kaza sırasında başkan adayının yanında bulunan Sally'nin ört bas edilen gerçeği ortaya çıkarmalarını enfes bir üslupla aktarıyor. Film boyunca stüdyolar, film şeritleriyle dolu odalar kısacası sinema mutfağı da gösterilir izleyiciye. Başrol oyuncusunun psikolojik çıkmazını izleyiciye hissettiren, oda içerisindeki 360' derecelik dönüş filme ayrı bir lezzet katmış doğrusu. Jack, sonunda gerçeği ortaya çıkarmayı başarır ancak, Sally'nin öldürülmesine engel olamaz. Ve Sally'nin ölümünde yapılan kayıt ise Jack'in film için aradığı çığlıktır. Böylece montaj tamamlanır. Ancak Jack'in kafasında Sally bir türlü silinemez. Brian De Palma seyircisi de bu filmi bir türlü unutmaz, unutamaz. Sinema tarihinde usta yönetmenlerin elinden çıkmış filmlerin tekrar çekilmesi hem çoktur hem de klasikleri kadar başarılı değildir. Genelleyici bu yargıyı ortadan kaldıran yönetmenleri sıralasak her halde ilk olarak Howard Hawks'ın 1932'de çektiği "Scarface"i 1983'te küçümsenemeyecek mükemmellikte çeken Brian De Palma'yı yâd ederiz. Howard Hawks gangster türünün zirvesinde bir ürün ile gönüllere taht kurmuştu. Hatta Hawks'ın filmi "tüm gangster filmlerine son verecek film" parolasıyla seyirci karşısına çıkmıştı. Tahmin edeceğiniz üzere tam ters bir etki yapan bu film, aradan geçen onca yıla rağmen kendi türündeki örneklere ilham kaynağı olmaktadır. De Palma'nın bu derece ciddi bir filmi tekrar çekmesi ve ilki kadar başarılı görülmesi yönetmenin işçiliğinin ne derece güçlü olduğunu gösteriyor. Bir de filmde Al Pacino ve Michelle Pfeiffer gibi oyuncuların karaktere can veren üst düzey performansları da görmezden gelmemeli. De Palma "Scarface"de ele aldığı ünlü gangster Al-Capone'un yakalanış öyküsünü konu edindiği 1987 yapımı "The Untouchables" seyir zevkinin üst sınırlarını zorlayıcı nitelikte. Filmde polis ekibine verilen ad (dokunulmazlar) tam manasıyla ironik bir anlatım. Nitekim dokunulmazlar ekibinden James Malone'nın (Sean Connery) ölmesine karşılık, Al-Capone çetesinin sadece maddi kayıplarının olması bunu destekliyor. Başrolünü Kelvin Costner'ın (Eliot Ness) oynadığı film, polis müfettişi Ness'in hem Al-Capone hem de Polis Teşkilatı ile hesaplaşmasını sürükleyici bir üslupla işliyor. Al-Capone şehre yasak içki sokarken, polis teşkilatı buna göz yummakta, bununla da yetinmeyerek yasak olmasına karşın, polislerden kimileri içki satın almaktadır. Dönemin Amerikan sosyal yapısıyla ilgili çarpıcı gözlemlerin yer aldığı filmde, Al-Capone işlediği onca suçtan değil, maliye/vergi kaçırma suçundan mahkemeye çıkarılıyor. Final sahnesinde polis müfettişi Ness, içki yasağının kalkmasından sonra ilk yapacağı işin içki içmek olduğunu belirtirken yönetmenin kısıtlayıcı tüm yasaklara karşı olduğunu da öğreniyoruz. Tarihsel süreci içinde eritmeyi başaran kareler, kameranın anlatılan hikâyenin içine ustaca girdiğinin bir göstergesidir. Ayrıca polis teşkilatıyla ilgili eleştiriler de gerçeğe bir işaret niteliğindedir. Filmde sürekli işlenen "kutsal devlet" anlayışı ve "kanuna saygı" dikkat çekiyor. Al-Capone rolünü Robert De Niro gibi usta bir oyuncunun canlandırması da filme ayrı bir önem katıyor. De Palma'nın "Sisters" ile başlayan yükselişini sürdürdüğü diğer bir film 1989'da gösterime giren "Casualties of War" olup sinema tarihinde en sert savaş karşıtı filmler arasında yer almıştır. İnsanlığın kabul ettiği gerçek gösteriyor ki Amerika'nın Vietnam işgali geçen yüzyılın en acımasız askeri operasyonlarından birisi. Savaşın yüreğimizi dağlayan, içimizi sızlatan acılarını terennüm edip dursak tercüman olabilir miyiz yaşanmışlara? Hayır! "Casualties of War" belki de en acıtan yönünden yakalamaya çalışıyor savaşı. Vietnam Savaşında bir grup askerin Vietnamlı bir kıza tecavüzünü konu alıyor. Eriksson (Michael J. Fox) Amerikalı bir asker olarak gittiği Vietnam'da, on başı Meserve (Sean Penn) ve ekibiyle asayiş denetimine çıktıklarında, Eriksson'un itirazlarına rağmen girdikleri köylerden birisinden kız kaçırırlar. Eriksson hariç tüm birlik kıza tecavüz eder. Ardından çıkan arbede sonucu kız ölür. De Palma'nın gerçek bir olaydan uyarladığı kurgu film, tam anlamıyla hakikati gözler önüne seriyor. Dönemin tarihî izlerini, askerlerin psikolojik yapılarını görselliği de üst düzey olarak soğukkanlı bir anlatımla karelere döken film, savaşı hiç bilmeyenler için ciddi ipuçları vermektedir. Özellikle savaşa dair objelerin kadrajlarda iyice eritildiğini söyleyebiliriz. Bir de Michael J. Fox, Sean Penn gibi oyuncuların varlığı da sahici karakterleri oluşturmada De Palma'ya çok yardımcı olmuş. De Palma Amerikalı bir yönetmen olarak Vietnam'a dair gerçekçi bir filmi yaparken içinde yetiştiği toplumun refleksleriyle çözümün yine Amerika'da olduğuna işaret ediyor olabilir. Ancak sivil itaatsizliğin ciddi bir örneğini de bizlere sunuyor. Ve sahiden savaşın kötü bir şey olduğuna inanarak dizeliyor görüntülerini. Hollywood'da bu kadar dürüst yönetmenleri bulmak ne kadar mümkün? De Palma 1992'de ise en sevdiği aktörlerden biri olan John Lithgow ile bir kişinin karakter bölünmesini anlattığı "Raising Cain"i çekti. Bir yıl sonra kendi sinemasında zirve diyebileceğimiz "Carlito's Way"i çekti. Bu filmde de Al Pacino ile çalıştı De Palma. 1990'larda ustalığını herkese kabul ettirmiş olan Brian De Palma yüksek bütçeli yapımlara girişti. 1998'de "Snake Eyes" bu filmlerden birisidir. ABD Milli Savunma Bakanı'nın suikastla öldürülmesini konu alan film mekân olarak filmin sonunda yıkıldığı ve yerine yenisinin yapıldığını gördüğümüz bir stadyumu seçmektedir. Bu da "bir anlayışın yıkıldığı" izlenimini veren tematik motiflerinden birisi. Nitekim Bakan'ın öldürülmesi ile içine girdiğimiz olaylar silsilesi "gerçek" için her görülene, gösterilene inanmamak gerektiğini öğütlüyor. Olayların soğukkanlılıkla aktığı sekanslar sahiciliği sağlamakta zorlanmıyor. Nitekim Polis Sentoro'nun (Nicolas Cage) arkadaşı Kevin'ın (Gary Sinise) ihanetine uğradığını öğrenmesi ile taşlar biraz daha yerine oturuyor. Finalinde iç içe geçgilerle dolu cinayetin çözülmesiyle film doruğa ulaşırken, hepimizin beklediği klasik "iyi polis" yerine, Sentoro'nun rüşvet, kokain vs. gibi suçlardan dolayı hapse gireceğini haber vererek film son buluyor. Yılan Gözlerin açılış sahnesindeki 14 dakikalık plan sekans, hareketli kameralarla çekildiğinden sıkıcılığı eritmeyi başarmış. Flashbacklerle geçmiş sahnelere dönüşse teknik açıdan filmi zenginleştiriyor. Polisiye filmlerin yükselen ve bir noktada kontrolden çıkan aksiyonu, De Palma tarafından kontrole alınmış, dingin çekimlerle ve açığa çıkmaya başlayan gerçekle de dizginlenmiş. Brian De Palma 2000'li yıllara geldiğimizde kendisinden beklenin altında yapımlarla çıktı izleyici karşısına. 2002'de "Femme Fatale" ve 2006'da "The Black Dahlia" bu çerçevede değerlendirilebilecek filmlerdir. "Femme Fatale"nin açılış sahnesinin mekânı meşhur Cannes Film Festivali. Burada başlayan hırsızlık ve fotoğrafçı Nicholas Bardo'nun (Anatonia Banderas) olaya dâhil olması ile içine girdiğimiz bir hikâyeyi anlatıyor. De Palma'nın çift karakterli insanları, ekranı ikiye böldüğü sekansları hemencecik göze çarpıyor. Bu filmle ilgili son bir not olarak tanınmamış bir oyuncu olarak Rebecca Romijn'in üst düzey performansını ekleyelim. The "Black Dahlia" için bugüne kadar çektiği filmler arasında karakter karmaşasının en ciddi anlatıldığı film denilebilir. Filmin başrolündeki polisin (Bobly Dwhite) olayların içine girdikçe gerçeğin üstündeki perdeyi aralamasıyla, psikolojik insan yapısını içten kuşatıyoruz. Ana konunun yan konularla inşa edildiği filmde yönetmen, Hollywood'un ilk yapıldığı/yapılandığı yıllarda masum(!) bir kızın öldürülmesinden hareketle, 1930'lı yılların Amerika'sında geziniyor. Kamera tarihî olay içinde karartıldığından, mekân-zaman yerli yerine oturuyor. Ayrıca Hollywood'un gayri-ahlaki filmlerinin, dönemin toplumunun bunalımları arasında şekillenmesi karelerden dökülürken, izleyicide iç burukluğu bırakmaktadır. Çift karakterli oyuncularla, dolambaçlı senaryo örgüsü içinde, kimin iyi, kimin kötü olduğu sürekli değişmektedir. Yönetmen filmin sonunu karışıklığı toplamaya çalışmıştır. Ancak başroldeki Josh Hartnett ise rolünü tam olarak yansıtmaktan uzaktır. Bu da filmi izlerken kimi zaman sıkıcı bir hal ortaya çıkarmaktadır. Hem "Femme Fatale" olsun hem de bu film olsun De Palma'dan beklediğimiz seviyeye ulaşamıyor. 2007'de izlediğimiz "Redacted" en yalın ifadesiyle daha önce sözünü ettiğimiz "Casualties of War"ın Irak versiyonu. Ancak bazı farklarla. "Redacted", kurgu ile belgesel arasında gidip geliyor. İnternetteki savaş videolarından ilham alan film, Amerikalı askerlerin görev başında çektiği videolarından hareket ediyor ki bu, filme ayrı bir lezzet katıyor. Aynı zamanda De Palma'nın gerçekçi anlayışına katkı sağlıyor. Brian De Palma, filme güvenlik kameralarını ekleyerek, çeşitli medya gruplarının haber stillerinden örnekler vererek, medya üzerinde savaşın halini ele almaya çalışıyor. Filmde "Casualties of War" da olduğu gibi bir grup Amerikalı askerin Iraklı bir kıza tecavüzü konu ediliyor. Nitekim bu gerçek ve yaşanmış bir olay. Irak'ın sosyal hayatı ile ilgili gözlemlerle bezenmiş film, mekânsal açıdan Irak'ın puslu, sıcak atmosferini de iyi yakalamış. Filmin final sahnesinde ekrana akmaya başlayan savaş fotoğrafları, belgesele kaymış olsa da izleyici üzerinde derin etkiler bırakıyor. Hollywood'ın author yönetmenlerinden Brian De Palma yaşı yetmişe dayanmış olmasına rağmen hâlen film çekmeye devam ediyor. Bundan sonra hangi filmlerle karşımıza çıkacak, bilmiyoruz. Ama bugüne kadar yaptıklarıyla sinema dünyamızda unutamayacağımız isimler arasına girmeyi başardı. Hitchcock'un gerilimde başlattığı yoldan ilerleyen yönetmen Brian De Palma, filmleriyle bu türün ciddi örneklerine yer verdi. Kimi zaman hayal kırıklığına uğrattığı da oldu. Ancak yaptığı işlerde görsel zenginlik, teknik açılımlar hep ön planda oldu. Oyuncularının performanslarını mekân-oyuncu-zaman üçgeninde oluşturmakta kararlı davranan De Palma'nın başarısı herkesin malumudur. Bütün bunların yanı sıra Amerika'nın militarist müdahaleleri karşısındaki tutumu içinde bulunduğu dünya koşullarında takdiri hak ediyor. Brian De Palma Sinematografisi: 2007: Redacted: Örtülü Gerçek 2006: The Black Dahlia / Cehennem Çiçeği 2002: Femme Fatale / Öldüren Kadın 2000: Mission to Mars / Görev Mars 1998: Snake Eyes / Yılan Gözler 1996: Mission: Impossible / Görevimiz Tehlike 1993: Carlito's Way / Carlito'nun Yolu 1992: Raising Cain 1990: The Bonfire of the Vanities 1989: Bruce Springsteen: Video Anthology 1978-1988 1989: Casualties of War / Savaşın Günahları 1987: The Untouchables / Dokunulmazlar 1986: Wise Guys 1984: Body Double 1983: Scarface / Yaralı Yüz 1981: Blow Out / Patlama 1980: Dressed to Kill 1979: Home Movies 1978: The Fury 1976: Carrie / Günah Tohumu 1976: Obsession 1974: Phantom of the Paradise 1973: Sisters 1972: Get to Know Your Rabbit 1970: Dionysus 1970: Hi, Mom! 1969: The Wedding Party 1968: Greetings 1968: Murder à la Mod 1966: The Responsive Eye 1966: Show Me a Strong Town and I'll Show You a Strong Bank 1965: Bridge That Gap 1964: Jennifer 1962: Wotan's Wake 1961: 660124: The Story of an IBM Card 1960: Icarus Brian De Palma'nın Aldığı Ödüllerden Bazıları: • Amnesty Uluslararası Film Festivali: Genç Jüri Ödülü (Redacted) 2008 • Avoriaz Film Festivali: Büyük Ödül (Carrie) 1977 Büyük Ödül (Phantom of the Paradise) 1975 • Berlin Uluslararası Film Festivali: Gümüş Ayı Ödülü (Greetings) 1969 • Blue Ribbon Ödülleri: En İyi Yabancı Film (The Untouchables) • Venedik Film Festivali: Gümüş Aslan / En İyi Yönetmen Ödülü (Redacted) 2007 Kaynaklar: • Altyazı Sinema Dergisi sayı: 70, Şubat 2008 • www.imdb.com, www.wikipedia.org, www.biyografi.info internet siteleri

Amerikan sinemasının yeni Hollywood jenerasyonu içerisinde Martin Scorsese, Sydney Pollack, Mike Nichols, gibi yönetmenlerin arasında ünlü yönetmen Alferd Hitchcock'un takipçiliğini yapan Brian De Palma da yer alıyor.  
EkstraTümü »

» Küçük Arap'ın Fendi Önyargıları Yendi / Hale Sert
» Edebî Eserlerin "Filim Diline" Tercümesi / Erol Güney
» Sinema Sanatıyla İlgili Kitaplar
» Çürüyen Sinema / Susan Sontag (Çeviren: Ahmet Yurtkul)
DVD RafıTümü »

» Elizabeth Altın Çağ
» Kirazın Tadı
» Yumurta
» Bir Rüya İçin Ağıt
» Otomatik Portakal
Sine-sohbetTümü »

» Sadık Battal: "Bazı Yönetmenleri Akıl Hastanesine Kapatmalı" / Röportaj: Nuriye Akman
» Meslek Olarak Sinema-Kurgu - Kemalettin Osmanlı ile Röportaj
» "Delisin Dediler, Asıl Film Çekmesem Delirirdim..."
» Özhan Eren: "Komplekslerimizden Sıyrılabildiğimizde İyi Filmler Yapabiliriz"
» Abdullah Sidran: "Hayata Umutla Bakmak Zorlaşıyor"

Yorum yazabilmeniz için üye olmanız gerekiyor. Üye olmak için tıklayın.

(Üye iseniz sayfanın en üstünde sağ tarafta yer alan kısımdan giriş yapmalısınız.)


Henüz yorum yapılmamış.

Üye Girişi
Kullanıcı adı
Şifre
Beni hatırla
Şifremi unuttum!
Ücretsiz Üye Olun!
Son 10 Yorum
toplantı (10.12.2013 - 17:25)
tek söğüt (26.02.2013 - 01:08)
yok var, var var (26.02.2013 - 01:06)
Hoş bir yazı (17.08.2012 - 00:19)
beklerken (27.05.2012 - 21:07)
bir yorum (21.12.2011 - 20:20)
bir yorum (21.12.2011 - 20:13)
işte tam da böyle (18.11.2011 - 20:37)
Gitmek (18.11.2011 - 19:53)
ELİF LAM RA (28.10.2011 - 00:02)
Yorum için üye olun!