« Anasayfa | Künye | Arşiv 24 Haziran 2024, Pazartesi
Gündem: Kültür-
Sanat
Gündem: Hayat
40i Gündem Nöbetçi Köşe
40PENCERE
Edeb Yahu
Nedret Kudret
Erdem Bayazıt Ey!

Gölgelik
Köksal Alver
Tek Söğüt

Dil Ağacı
İbrahim Demirci
Kafı Yutanlar

Kelimeler ve Şeyler
Abdullah Harmancı
Seni Ne İhtiyarlattı?

Mızrak ve İlmihal
Ahmet Murat
İmamın Hatırlanışı

Saksağan
Osman Özbahçe
Dünya Aklıma Yatmıyor

Şiir Çıkmazı
Mehmet Solak
Kimi, Nereye Götürür Şiir?

[ Edebiyat -> Metinler ]

Kayan Bilinç

Ğassân Kenefânî

01.03.2008 - 02:32

Muhsin Öğretmen ağır ve çekingen adımlarla sınıfının bulunduğu koridorda yürüdü. Bu eğitim dünyasındaki ilk deneyimiydi. Sınıfa girdiğinde ne yapması gerektiğini bilemiyordu ve mümkün olduğu kadar o anı ertelemeye çalıştı.

O gece sabaha kadar yatağında dönüp durmuş ve düşünmüştü: İnsanları eğitmek için onların huzuruna çıkmak ne zor işmiş. Bunu yapabilecek misin? Istıraplarla dolu hayatını, sana faydalı olacak herhangi bir şeyi, hiç kimse sana öğretmeden yaşadın. Yararlanacakları şeyleri insanlara öğretebileceğin kanaatinde misin? Kişinin hayatı, öğrenebileceği en son yer okuldur, diye bir inancın vardı. Şimdi ne değişti de öğretmen oldun?

Sabah müdürün odasındaydın. Oraya oturdun ve senin de artık içinde bulunduğun eğitim işini farklı bir açıdan tartışan öğretmenleri dinliyordun.

- Bu çocukların kitapları yok ki; biz sınıflarda ne yapalım?

Müdür genzinden gelen bir sesle kısaca cevap verdi:

- Yetenekli bir öğretmen kitap olmadan da dersini nasıl işleyeceğini bilir.

Sonra şu açıklamayı yaparak döndü gitti.

- Çaresiz kaldığında dersini dinlemeyen öğrencilerin birinden yardım iste...

Muhsin Öğretmen kendi kendine: "Evet, bu okul müdürü ilk andan itibaren öğretmenlerine itaat ve disiplin ile ilgili bir ders vermek istiyor. Haftalar önce bedenleri tutsak etmişti. Şimdi de ruhlarımızı istiyor." dedi ve çayını yudumladı, kalktı.

Uzun koridor öğrencilerin çığlık ve bağrışmalarıyla doluydu. Öğretmen Muhsin, ağır adımlarla yürürken, sanki kendisini saçmalıklarla dolu değersiz bir geleceğe götüren girdaba yürüyor gibi hissetti. Yaygara ve saçmalık. Başka bir şey değil.

- Öğretmenim! Benim güzel bir hikayem var.

En arka sırada kendi kendisine oturan bir öğrenci bağırdı ve bu sıkıntılı durumdan kurtulmak için uygun bir çözüm sundu. Muhsin Öğretmen daha bu teklifi kabul etmeden çocuk ön tarafa çıkmıştı bile. Bedenine bol gelen kısa pantolonuyla, eski bir kadın kumaşından dikilmiş gömleğiyle, kaşlarına kadar dökülmüş perçemi, sık siyah saçlarıyla arkadaşlarının önünde durdu.

- Benim babam iyi bir adamdı. Saçları aktı. Gözünün biri sağlamdı. Diğer gözünü, iri bir adamın kocaman ayakkabısını dikerken kör etmişti. Ayakkabının üzerine eğilmiş, büyükçe bir iğneyi o ayakkabıya geçirmeye çalışıyordu. Ama ayakkabı gerçekten çok sertti. Bütün gücüyle bastırdı. Faydasız. Daha çok bastırdı. Yine faydasız. Sonra ayakkabıyı göğsünün üzerine koydu, iğneye bütün varıyla bastırdı ve iğne aniden diğer taraftan çıktı, gözüne saplandı.

Benim babam iyi bir adamdı. Sakalı uzun değildi ama kısa da değildi. Çok çalışırdı. İşini iyi yapardı. Tamir etmesi, giyilebilecek hale getirmesi için yanında yığınlarca ayakkabı olurdu.

Ama babamın kullanışlı bir dükkanı olmadı. Hiç kimse ona işinde yardım etmedi. Onun dükkanı; tahtadan yapılma bir sandıktan, teneke kutudan ve mukavvadan ibaretti. Biraz çivisi, örsü ve ayakkabıları vardı. Bunun dışında tek bir müşterinin bile durabileceği yer yoktu. Müşteri ayakkabısını tamir ettirmek isterse sandığın gerisinde durmalıydı.

Sandık, üzerinde zengin bir adamın köşkünün yükseldiği tepenin yamacına konmuştu. Herhangi bir insan sandığı aradığında zengin adama ait köşkün balkonundan dolayı onu bulamazdı. Toprağın üzerinde yabani otlar bitmişti. Bunun için babam, köşkün sahibinin bu sığınağı bulmasından ve onu kovmasından korkmuyordu. Köşkün sahibi köşkünden asla çıkmıyordu ki. Hizmetçileri, efendilerinin canının çektiği her şeyi köşke ulaştırıyorlardı. Onlar, ayakkabılarını bedava tamir etmesi karşılığında bu sırrı efendilerinden gizleyeceklerine dair babamla anlaşmışlardı.

Babam tereddütsüz ve korkusuz işine devam etmişti. İnsanlar, babamın ayakkabıları mükemmel tamir ettiğini, ayakkabıların yenileri gibi olduğunu fark etmişlerdi. Bunun için ayakkabılar her gün daha da artıyordu. Babam gece yarılarına kadar sürekli çalışıyordu. Anneme: "Yarın çocuklar okula gidecekler" diyor ve annem de ona: "O halde sende dinlenir, biraz iş yorgunluğunu atarsın." diyordu.

Çocuk yerine döndü. Ancak arkadaşları tepkisiz duruyorlardı. Muhsin Öğretmen bağırdı.

- Niçin arkadaşınızı alkışlamıyorsunuz? Hikayeyi beğenmediniz mi?

- Hikayenin geri kalanını öğrenmek istiyoruz.

- Hikayenin gerisi var mı?

- Birkaç ay önce idi. Babamın yapacağı yığınlarca iş vardı. Eve dönemiyordu. Annem bize, babamın sandığının başından ayrılmaksızın gece gündüz çalıştığını söylüyordu. Çıkmak için vakti yoktu. Zengin adam gece ve gündüz sürekli balkonunda oturuyor, muz, portakal, badem ve ceviz yiyor, yiyeceklerin kabuklarını köşkün balkonundan tepenin yamacına savuruyordu. Bir sabah o yamaç kabuklarla dolmuştu. Hizmetçiler kabukların arasında babamın sandığını bulamadılar. Annem, onun işine kendisini kaptırdığını, sandığının üzerine düşen hiçbir şeyi, her zaman yaptığı gibi, önemsemediğini söylüyor. Büyük bir ihtimalle, babam sandığın başında oturuyordu. Söz verdiği vakitte teslim etmek için elindeki ayakkabıları tamir ediyordu. Tamir işi bitince eve dönecekti. Ama öyle inanıyorum ki, babam orada öldü.

Öğrenciler onu alkışladılar. Çocuk yerine döndü ve oturdu. Işıldayan altmış göz Muhsin Öğretmen'e dönmüştü, ona bakıyordu.

Muhsin Öğretmen çocuğu müdürün odasına götürürken yolda ona sordu:

- Sen gerçekten babanın öldüğüne inanıyor musun?

- Babam ölmedi. Ben bunu hikaye bitsin diye söylemiştim. Böyle yapmasaydım hikaye asla bitmezdi. Aylar sonra yaz gelecek. Güneş kabuk yığınlarını kurutacak. Kabukların ağırlığı hafifleyecek ve babam üzerindeki kabukları silkeleyecek. Eve tekrar dönecek.

Muhsin Öğretmen müdürün odasına girdi ve ona:

- Sınıfımda çok zeki bir çocuk var. Onun dahi olduğuna inanıyorum. Ona izin verin size babasının hikayesini anlatsın, dedi.

- Babanın hikayesi ne?

- O kabiliyetli biriydi ve dükkanı çok küçüktü. Bir gün babamın şöhreti, dükkanının üzerinde yükselen köşkün sahibine ulaştı. Eski ayakkabılarının tümünü tamir etmesi için babama gönderdi. Hizmetçilerinin hepsi, tam iki gün boyunca adamın ayakkabılarını bu küçük dükkana taşımışlardı. Onlar taşıma işini bitirince babam ayakkabı yığınları altında boğulmuştu. Küçük dükkan, ayakkabıların hepsini almaz ki...

Müdür, başparmağını yeleğinin cebine koydu, biraz düşündü:

- Bu çocuk deli! Onu başka bir okula göndermeliyiz.

- Ben deli değilim. İnanmıyorsanız, zengin adamın köşküne gidin. Ayakkabılarına bakın. Onun ayakkabılarında babamın etlerini bulacaksınız. Belki de herhangi bir ayakkabının altında gözünü ve burnunu...Oraya gidin...

Müdür:

- Artık, kesin inandım. Bu çocuk deli.

Muhsin Öğretmen cevap verdi:

- O deli değil. Ben bizzat ayakkabılarımı babasına tamir ettirdim. Bir kez daha tamir için gittiğimde, onun öldüğünü söylediler.

- Nasıl ölmüş?

- Eski bir ayakkabıya pençe çakıyordu. Ayakkabı sağlam olsun diye o gün her zamankinden daha çok çivi çakmıştı. İşini bitirince ayakkabıyla örsün arasına parmaklarını da çivilediğini fark etti. Siz bir düşünün! Demir örse bile çivileri çakacak kadar güçlüydü. Kalkmaya çalışınca başaramadı. Tamamıyla örse mahkum kaldı. Oradan geçenler, ona yardım etmediler. Ölünceye kadar orada öylece kaldı.

Müdür, Muhsin Öğretmen'e baktı. Orada, çocuğun yanında duruyordu. Birbirlerine yapışık, sanki tek bir vücut gibiydiler. Hiçbir şey demeden defalarca kafasını salladı. Sonra döndü ve yumuşak deri koltuğuna oturdu. Önündeki kağıtlara bakmaya başladı. Ara sıra gözünün ucuyla Öğretmen Muhsin'e ve çocuğa bakıyordu.

Çeviren: Murat Göçer

______________________________

[1] Ğassân Kenefânî, 'Âlemun Leyse Lenâ, Beyrut, Muessesetu'l-Ebhâsil-Arabiyye, 4.b., 1987, s. 57-62.

[2] Ğassân Kenefânî, 9 Nisan 1936'da Filistin'in 'Akkâ şehrinde doğdu. 1948'de, yaşadığı yerlere Yahudilerin saldırması sebebiyle ailesi ile birlikte sırasıyla Lübnan'a ve ardından da Suriye'ye göç etti. Lise yıllarında Arap Edebiyatı ve resim alnındaki üstün yeteneğiyle öne çıktı. Liseden sonra Şam Üniversitesi Arap Edebiyatı Bölümünde okumaya başladı. Ama yoğun faaliyetlerinden dolayı üniversiteyi bıraktı. Şam'da ve Beyrut'ta yayımlanan bir çok gazetede köşe yazarlığı ve yazı işleri müdürlüğü yaptı.

Arabasının altına yerleştirilen bombanın patlaması sonucu, kız kardeşinin kızı, Lumeys'le birlikte evinin önünde 8 Temmuz 1972 Cumartesi sabahı şehit edildi. Hanımı Anni Kenefânî şehit edilişini şöyle anlatmaktadır:

"Her cumartesi sabahı çarşıya benimle gitmek âdetiydi. Ama o gün, Lumeys ile beraber evden çıktı. Evden çıkışlarından iki dakika sonra korkunç bir patlama oldu. Küçük arabamız paramparça olmuştu. Lumeys birkaç metre ötede yatıyordu. Fakat Ğassân yoktu. Onu yaralı olarak bulabilmeyi çok arzu ettim. Ama sadece sol ayağını bulabildim. Oğlumuz Fâyiz, başını duvarlara vuruyor, küçük kızımız Leyla "baba, baba" diye bağırıyordu. Oraya bayılıvermişim."

Romanları: Ricâlun fi'ş Şems (1962), Mâ Tebekkâ Leküm (1966), Ummu Sad (1969), 'Âidun ila Hayfa (1969), el-Aşık, el-A'mâ ve'l-Etraş, eş-Şeyu'l-Âhar ve Men Katele Leyla el-Hayek.

Tiyatro Eserleri: el-Bâb (1964), Cisrun ile'l-Ebed (1965), el-Kubbatu ve'n-Nebi (1967)

Hikayeleri: Mevtu Seriri Rakam XII (1961), Ardu'l-Burtekâli'l-Hazîn (1962), 'Âlemun Leyse Lenâ (1965), 'Anı'r-Ricâl ve'l-Benâdîk (1968)

Muhsin Öğretmen ağır ve çekingen adımlarla sınıfının bulunduğu koridorda yürüdü. Bu eğitim dünyasındaki ilk deneyimiydi.  
YAZININ GÖRSELİ:
e-sohbetTümü »

» Rasim Özdenören: "Herkes Yaptığı İşin Hakkını Vermeli" / Söyleşi: İslam Doğan - Ahmet Biçer - Mehmet Emre Küçüktürkmen
» Cihan Aktaş: "Müslümanlar Sağcılıktan Ayrışmaya Devam Ediyor" / Röportaj: Nurullah Turan
» Turan Koç: "Düşünce Varlıkla Buluştuğu Yerde Şiirleşir" / Röportaj: A. Ömer Yavuz - M. Derviş Dereli
» Halit Esendir: "Siyaset ve Eğitimle Uğraşan, Gündemi Takip Eden Herkesi İlgilendiren Bir Eser" / Röp: Yüsra Mesude
» Mustafa Özçelik: "Nasreddin Hoca'yı Mevlana ve Yunus Emre'den ayırmak mümkün değil" / Röportaj: Yüsra Mesude
EkstraTümü »

» Kaypak Yorgunluk / Mehmet Uğurlu
» Ne Mürid İsterim Ne De Mürşid (Üç Kitap, Üç Figür: Mevlana, Şems ve Kimya Hatun) / Mevlüt Uyanık
» Otuz İki Kısım Tekmili Birden İlhan Berk / Sıddık Akbayır
» "Renga" Üzerine / Nurullah Turan
» Tolstoy'un Ölüme Yolculuğu / Ferhat Uludere
Edebiyat MasasıTümü »
» Geçen Ay Edebiyat: Kasım-Aralık 2009 / Elif Hafsa Katırcı
» Geçen Ay Edebiyat: Mart-Nisan 2009 / Elif Hafsa Katırcı
» Geçen Ay Edebiyat: Ocak-Şubat 2009 / Elif Hafsa Katırcı
» Geçen Ay Edebiyat: Aralık 2008 / Elif Hafsa Katırcı
» Geçen Ay Edebiyat: Ekim-Kasım 2008 / Elif Hafsa Katırcı

Yorum yazabilmeniz için üye olmanız gerekiyor. Üye olmak için tıklayın.

(Üye iseniz sayfanın en üstünde sağ tarafta yer alan kısımdan giriş yapmalısınız.)


Henüz yorum yapılmamış.

Üye Girişi
Kullanıcı adı
Şifre
Beni hatırla
Şifremi unuttum!
Ücretsiz Üye Olun!
Son 10 Yorum
toplantı (10.12.2013 - 17:25)
tek söğüt (26.02.2013 - 01:08)
yok var, var var (26.02.2013 - 01:06)
Hoş bir yazı (17.08.2012 - 00:19)
beklerken (27.05.2012 - 21:07)
bir yorum (21.12.2011 - 20:20)
bir yorum (21.12.2011 - 20:13)
işte tam da böyle (18.11.2011 - 20:37)
Gitmek (18.11.2011 - 19:53)
ELİF LAM RA (28.10.2011 - 00:02)
Yorum için üye olun!