Sevgili arkadaşım, 2001 Kasımı'ndaki savaş karşıtı bir konferanstan sonra (sanırım Glasgow'daydı) yanıma gelip, benim inanan bir kişi olup olmadığımı sorduğun günü hatırla! Bu soruya 'hayır' cevabını verdiğim zaman, yüzündeki şaşkınlığı, arkadaşının 'ailemiz zaten bizi sana karşı uyarmıştı' tenkidini ve daha sonra ikinizin de hedef tahtasına ok atar gibi sinirli bir şekilde bana sorular savurduğunuz zamanı henüz unutmadım. Bunların hepsi beni düşünmeye sevketti. Bu mektup, sana, Kuzey Amerika ve Avrupa'nın başka yerlerinde de benzer soruları soran senin gibi gençlere cevabımdır. Seninle konuştuğumuzda, dini tenkidimi ve politik çıkarlar için dini kullanmanın halk içerisinde diplomatikliğin bir görüntüsü olmadığını sana anlattım. Sömürücü ve istismarcılar, kendilerini biraz daha ayakta tutabilmek için hep dini kullandılar. Durumun sadece bundan ibaret olmadığı doğru. Tabii ki dünyanın farklı yerlerinde dine hakkıyla inanıp, fakirlerin yanında savaşanlar da var, ama onlar da dinin kendisiyle uyuşmazlık içindeler. Katolik Kilisesi zulme karşı organize olan işçi ya da köylü papazlarını harcadı. İranlı Ayetullahlar, sosyal bir radikalliğin lehinde nasihat eden Müslümanlara karşı sert bir tavır aldı. Eğer ben insanlığın ilerlemesi için radikal İslâm'ın gerekliliğine inansaydım, doğuracağı sonuçları yine böyle alenen söylemekte tereddüt etmeyecektim. Birçok arkadaşının Usame ismini ağzında döndürüp durmayı çok sevdiğini ve 2001'in 11 Eylül'ünde onları alkışladığını biliyorum. Sadece onlar değildi aslında alkışlayanlar. Bütün dünyada bunu yapanlar vardı ama işin aslı bunun dinle de pek alâkası yoktu. Bir öğretmenin Usame'yi eleştirmesi üzerine, Arjantinli öğrencilerin sınıftan çıkıp gittiğini biliyorum. Bir Rus gencinin, aileleri New York dışına yerleştirilmiş olan Rus arkadaşlarına tek bir kelimelik 'Tebrikler!' diye e-mail gönderdiğini, onların da 'Teşekkürler! Gerçekten harikaydı' diye cevap yazdığını hatırlıyorum. Futbol maçlarında hükümetin öngördüğü iki dakikalık saygı duruşunu reddedip, anti-Amerikan şarkılar söyleyerek sessizliği bozan Yunan taraftarlarını da hatırlıyorum, seninle bunları konuşmuştuk. Bunların hiçbiri gerçekleşen olayın haklılığını ortaya çıkarmaz. Bu olup bitenlerden keyif alma, kuvvetin bir göstergesi değil, korkunç bir zaafın belirtisidir. Hint-Çinli insanlar, Amerikan hükümetinin elinden, herhangi bir Müslüman ülkesinden daha fazla eziyet çektiler. On beş yıl boyunca bombalandılar, milyonlarca insanı kaybettiler. Onlar Amerika'yı bombalamayı düşündüler mi? Ne Kübalılar, ne Şilililer, ne de Brezilyalılar... Son ikisi, -Şilililer ve Brezilyalılar- Amerikan askeri rejimlerine karşı savaştılar ve sonunda zafer kazandılar. Bugün insanlar kendilerini güçsüz hissediyorlar ve bundan dolayı ne zaman Amerika darbe alırsa, bu eylemi gerçekleştirenleri kutluyorlar. Böyle bir hareketin neye mal olacağını, ne gibi sonuçlara mahal vereceğini ve bunun kime faydası dokunacağını düşünmüyorlar. Onların yanıtı, olayın kendisi gibi tamamen sembolik... Usame ve grubunun politik bir çıkmaza girdiğini düşünüyorum. Yaptıkları görkemli bir gösteriden fazla bir şey değildi. Savaşla karşılık veren Amerika, fiilî müdahalenin dozajını artırdı; fakat bunun, gelecekte onu belirsizlikten kurtarıp kurtarmayacağı konusunda şüpheliyim. Savaşla yanıt verme, bu yüzyılın tarihine bir dipnot olacak. Ve bu durum, siyasal, ekonomik veya askeri terimlerde sıkıcı bir durum olarak ifadesini bulacak. İslâmcıların teklifi ne? 7. yy. insanlarının rahmetle yaşadığı, gerçek manada yaşanması zor olan bir geçmişe dönüş... Eğer 'Afganistan Emirliği', onların empoze etmek istedikleri şeyler için bütün dünyada bir model olacaksa, Müslümanların çoğu silahlarıyla kalkıp, onlara karşı çıkacaktır. Ne Usame'nin, ne de Molla Ömer'in İslâm'ın geleceğini temsil edeceğini düşünme! Durumun bu şekilde ortaya çıkması, paylaştığımız kültür için tam bir felâket olur. Sen onların istediği bu şartlar altında yaşamayı ister miydin? Sen, kız kardeşinin, annenin, ya da sevdiğin bir kadının toplumdan uzak bir şekilde tutulup, dışarıya sadece bir ceset gibi kefenlenerek çıkarılmasına müsamaha gösterir miydin? Sana karşı dürüst olmayı istiyorum. Bu son Afganistan savaşına karşı çıktım. Büyük güçlerin, kendi çıkarları için, hükümetleri değiştirme gibi bir haklarının olduğunu kabul edemem. Fakat Taliban'ın sakallarını kesip, ülkesine geri gönderdiklerinde hiç gözyaşı dökmedim. Bu, esir edilen insanlara hayvanlar gibi muamele edilmesi, ya da Cenevre Sözleşmesi'ne göre var olan temel haklarının yok sayılması gerektiği anlamına da gelmez. Ama başka bir yerde de tartıştığım gibi, bugün Amerika köktenciliğinin bir benzeri daha yok dünyada. Onlar bütün anlaşma ve kanunları istedikleri şekilde yok sayabiliyorlar. Afganistan'da yasadışı bir savaştan sonra, esir ettikleri mahkûmlara açık açık kötü davranmalarının sebebi, dünyaya kendi güçlerini ispat etmek istemeleridir. Bundan dolayı onlar Küba'da ruhlarındaki pis işi yaparak onları küçük düşürüp, diğer devletleri, aslanın kuyruğuna basma girişiminde bulunanlara sert bir şekilde muamele edileceği hususunda uyardılar. Soğuk savaş boyunca CIA ve onun doğma büyüme askerleri, fikir ve inançlarından dolayı hapsedilen insanlara işkence edip, onlara Latin Amerika'nın birçok yerinde eza ve cefa verdiler. Vietnam savaşı süresince, Amerika birçok Cenevre Sözleşmesi'ni ihlal etti. Onlar mahkumlara işkence yaptılar, onları idam ettiler, yere düşüp ya da denizde boğulup ölmeleri için onları helikopterlerden aşağıya attılar ve tabii ki bunların hepsi özgürlük adına yapıldı. Batıdaki birçok insan, 'insanî müdahale' saçmalığına inandığı için, bu tür olaylar onlarda şok etkisi yarattı. Fakat imparatorluğun son yüzyılda işlemiş olduğu suçlarla kıyaslanırsa, bu olayın da normal olduğu görünüyor. 11 Eylül'den beri dünyanın farklı bölgelerinde farklı insanlarımızla karşılaştım. Bir soru bana tekrar tekrar soruldu: "Siz, Müslümanların bunu yapabilecek kadar zeki olduğuna inanıyor musunuz?" Ben de hep "evet" cevabını verdim. Sonra ben onlara, bu işten kimin sorumlu olduğunu düşündüklerini sorduğumda, onların cevabı hiç değişmeden "İsrail" oldu. "Niçin?" diye sordum. Cevapları şöyleydi: "Bize karşı olumsuz bir hava oluşturup, Amerika'yı ülkelerimiz üzerine kışkırtmak için." Nazik bir şekilde illüzyonlarını açığa vurdum, ama aramızda geçen diyalog beni kederlendirmişti. Bu kadar çok Müslüman niçin böyle bir uyuşukluğun, sersemliğin içine saplanmış durumda? Niçin Müslümanlar kendilerini böyle zavallı hissediyorlar? Onların kafaları niçin bu kadar bulanık? Niçin Müslüman hep başka birisini suçlayan kişidir? Zaman zaman konuştuğumuzda, gurur duyabilecekleri tek bir Müslüman ülkesi bulamadıkları izlenimlerini ediniyorum. Güney Asya'dan göçüp giden insanlara, İngiltere'de, Suudi Arabistan'dan ya da Arap Emirlikleri'nden daha iyi davranılıyor. İşte tam bir şeylerin değişmesi gerektiği nokta da burası. Arap dünyası bir değişim için pek ümit vermiyor. Yıllar boyu, Iraklılarla, Suriyelilerle, Suudi Arabistanlılarla, Mısırlılarla, Ürdünlülerle ve Filistinliler ile ilgili her tartışmada hep aynı sorular tekrar gündeme geliyor, aynı problemler tekrar açığa çıkıyor. Boğuluyoruz... Niçin nefes alamıyoruz? Her şeyimiz aynı şekilde devam ediyor. Ekonomimiz, politikalarımız, entelektüellerimiz ve hepsinde de ötesi dini düşüncelerimiz... Filistin her gün sıkıntı çekiyor ve Batı hiçbir şey yapmıyor. Hükümetlerimiz ölü durumda, politikacılarımız yolsuzluklar içerisinde. İnsanımız görmezlikten geliniyor. Bazılarının İslâmcılara cevap vermeye hazır olmaları sizce şaşırtıcı bir şey mi? Bugünlerde kim başka bir şeyi yapar? Amerika mı? O gerçek manada bir demokrasiyi istemez ki! Katar'da, küçücük bir sebepten dahi olsa... Eğer kendi hükümetlerimizi kendimiz seçersek, onlar Amerika'dan elçiliklerini kapatmasını talep edebileceklerdi. Olur mu sizce bu? Onlar el-Cezire televizyonunu suçluyorlar, çünkü el-Cezire'nin diğerlerine göre farklı öncelikleri var. el-Cezire'nin Arap elit tabakasının da içinde bulunduğu bir bozulmaya işaret etmesi çok güzeldi. Thomas Friedman bile, New York Times'daki köşesinin tamamını el-Cezire'yi övmek için ayırdı ve bu haberi, Arap dünyasına gelmekte olan demokrasinin bir işareti olarak gördü. Çünkü demokrasi, farklı düşünebilme hakkını ifade eder. Ama el-Cezire, Amerikan basın yayın organlarında gösterilmeyen Afgan savaşı resimlerini gösterdiği zaman, Bush ve Blair, dostça olmayan yayınları durdurması için Katar'a baskı uygulamıştı. Batı'ya göre demokrasi, onların inandığı şeylere, tam olarak aynı şekilde inanmaktır. Gerçek demokrasi bu mudur? Kendi hükümetlerimizi kendimiz seçebilirsek, bir ya da iki ülkede insanlar Müslümanları seçebilir. Batı bizi yalnız bırakır mı? Fransız hükümeti Cezayir askeriyesini yalnız bıraktı mı? Hayır! Onlar, 1990 ve 1991 seçimlerinin geçersiz ve hükümsüz olarak bildirilmesi konusunda ısrar ettiler. Fransız entelektüelleri, onların seçimi kazanmış olduğu gerçeğini görmezlikten gelerek, FIS'i (İslâmî Kurtuluş Cephesi) 'İslâm-faşistleri' diye tanımladı. Onlara hükümet kurmaları ya da içerisindeki bölünmeleri gün yüzüne çıkarmak için izin verilmiş miydi? Ordu, yasalarla vatandaşa garanti edilen hakları değiştirmek için herhangi bir girişimde bulunmak isteyenlere, hiçbir şekilde hoşgörülü davranılmayacağı hususunda uyarmıştı. FIS'in asıl liderleri seçildiğinde, daha lümpen öğeler öne çıkıp kargaşa oluşturdu. Biz şimdi iç savaş için onları mı, yoksa Cezayir ve Paris'te onların zaferini çalanları mı suçlamalıyız? Cezayir'de yapılan katliamlar korkunçtu. Bunun sorumlusu sadece Müslümanlar mı? Cezayir'in 10 mil güneyindeki Bentalha'da, 22 Eylül 1997 gecesi ne oldu? Kim, o yörede yaşayan 500 kadar erkeği, kadını, çocukları katletti? Kim? Her şeyi bilen Fransız, Bernard-Nehri Lévy, bu korkunç işi icra edenlerin Müslümanlar olduğu konusunda çok eminmiş (!). Sonra, ordu kendini savunmak için yerlerinde bekleyen yerel ordu kollarını niçin inkâr etti? Niçin yerel milise o gece uzağa gitmeleri söylendi? Güvenlik güçleri, ne olup bittiğini gördüğü halde, niçin araya girip müdahale etmedi? Niçin Bay Lévy, Mağrib'in Fransız cumhuriyetinin gerekliliklerine itaat etmek zorunda olduğuna inanıyor ve hiç kimse neden böyle bir köktenciliğe karşı tavır takınmıyor? Biz ne yapacağımızı biliriz, diyor Araplar. Fakat yıllardır her seferinde Batı amaçlarımıza ulaşmamıza engel oluyor. Bundan dolayıdır ki, onlar yardım etmek istiyorlarsa, dışarıda tutulmalıdır. Bu, Arap arkadaşlarımın bir sözüydü ve ben de buna katılıyorum. İran'a bakın! Batı, Afganistan'a saldırı sırasında bir anda iyiliksever bir şekle büründü. Emperyal köktenciler İran'ı da içine alan 'şer üçgeni'nden bahsediyorlar. Böyle bir müdahale olursa, ölümcül olur. Yeni nesil, bu dini otorite baskısını tecrübe etti. Şeyhlik hakkındaki hikâyeler, onun daha önceki tarihinin bir kısmıdır. Bu erkek ve kadınlar, hiçbir şeyden olmasa bile bir şeyden eminler. Onlar artık Ayetullahların kendilerini yönetmelerini istemiyorlar. Her ne kadar, son yıllarda İran, Suudi Arabistan ya da bu son 'Afganistan Emirliği' kadar kötü olmasa da, o da insanlar için yeterince iyi değil. Batı topraklarına göç eden Müslüman ailelerle hâlâ Daru'l-İslâm'da yaşayan Müslümanların diasporaları arasında büyük bir farklılık var. Halen Daru'l-İslâm'da yaşayanlar, dini düşünceyi doğrulamaktan çok çok uzaktır. Çünkü Müslüman olmaları doğuştan gelen bir durum. Yalnız Avrupa ve Kuzey Amerika'da durumlar farklı. Bu bölgede, resmi bir dini ve kültürel çoğulculuk bu farklılığı sonuna kadar vurguluyor. Bu çok kültürlülüğün yükselişi, radikal politikadaki azalışla doğru orantılıdır. 'Kültür' ve 'din' ifadeleri, sosyo-ekonomik eşitsizliğe göre daha yumuşak, üstü kapalı sözcükler. Çeşitlilik, hiyerarşiden daha ziyade, bugün Kuzey Amerika ve Avrupa toplumunun merkezindeki konuların başında geliyor. Fransa'da Mağripli, Almanya'da Anadolulu, İngiltere'de Pakistan ve Bengladeşli, Amerika'da birçok milletten ve İskandinavya'da kısmen Güney Asyalı Müslümanlarla konuştum. Bunun neden böyle olduğunu kendime hep sorarım. Onlar, benim çok iyi tanıdığım Keşmir ve Pencap'ın sağlıklı ve kuvvetli köylülerinden daha katı ve daha fazla ortodoks oldu. İngiltere Başbakanı, tek-inançlı okulların olması gerektiğine inanan bir kişi. Amerikan Başkanı her konuşmasını 'Tanrı Amerika'yı Korusun' cümlesiyle bitirir. Usame her TV röportajına besmele ile başlar. Nasıl ben Aydınlanma değerlerinin birçoğunu yerine getirme hakkını elimde bulunduruyorsam, bu üçünün de böyle yapma hakkı var. Aydınlanma dine, özellikle de Hristiyanlığa iki sebepten dolayı saldırdı. Bunlardan ilki, onun ideolojik yanlışlarla örülü olması, diğeri de tahammülsüzlük ve büyük zulümle birlikte kurumsal bir baskı unsuru olması. Biz Aydınlanma'dan gelen bu mirası neden bugün terk etmeliyiz? Beni yanlış anlamanı istemiyorum. Dinden hoşlanmama durumum katiyetle İslâm dinine yönelik değil. Ben dini ideolojilerin geçmişte insanlığı nasıl ileriye götürdüğünü de görmezlikten gelmiş değilim. Bu, Avrupa düşüncesini alt üst eden, Hristiyanlığın iki rakip yorumu arasındaki -Protestan Reformu ile Katolik Reformu- ideolojik çatışmalardı. Kendisinden sonra bir iç savaşa sebep olan ve devrimle sonuçlanan teolojik tutkularla dolu sivri entelektüel tartışmalar da bunun buradaki bir örneği idi. "Bunların hepsi bize ne kazandıracak?" diye sorduğunu duyar gibiyim. Birçok şey kazandıracak arkadaşım. Batı Avrupa şu anda aşılmış olan teolojik hırslardan dolayı ateşe verilmişti. Modernite ufuktaydı. Bu, Osmanlı İmparatorluğu'nun hiçbir zaman taklit edemediği kültürel ve ekonomik bir dinamikti. Sünni-Şii bölünmesi çok yakında gerçekleştiği halde, bir anda birbirine düşman rakip dogmalar halini aldı. Bu görüş ayrılığı şimdiye kadar İslâm'da neredeyse tamamen ortadan kaldırılmıştı. Din bilginlerinin etkisinde kadar Sultan, günden güne solmaya yüz tutan ve sonunda yıkılan bir imparatorluk devletini yönetti. 18. yy.daki durum böyleyse, bugün bu durum ne kadar geçerlidir? Belki de Müslümanların keşfedeceği tek yol, İran'da olduğu gibi, bunun kendi tecrübeleri sayesinde olacağıdır. Dinin yükselişi, kısmen, neoliberalizmin evrensel rejimine herhangi başka bir alternatifin bulunmaması ile açıklanabilir. Burada sen, İslâmî hükümetlerin, ülkelerini küresel etkiye açtıklarında, onlara sosyal ve politik rüyalarda yapmak istedikleri şeylere izin verileceğini göreceksin. Amerika İslâm'ı geçmişte kullandı, yine öyle yapabilir. İşte meydan okuma burada yatıyor. Bizim, hiçbir şeyi görmemezlikten gelen muhafazakârlığı ve köktenciliği ortadan kaldıracak, daha da ötesi İslâm dünyasını Batı'nın bizim için bugün teklif ettiği alternatif düşüncelerden daha gelişmiş yeni fikirlere açacak olan İslâm Reformuna ihtiyacımız var. Bu, din işleri ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını zorunlu kılacaktır. Dini otorite sona erecektir. Bir bütün olarak, İslâm kültürüne ait olan ilâhî metinleri yorumlama hakkının kendilerinde olduğunu iddia eden Müslüman entelektüellerin bu iddiasına cevap verilmesi gerekir. Serbest ve akıllıca düşünme, hayal etme özgürlüğü sağlanmalıdır. Biz bu şekilde hareket etmezsek, daha zengin ve insancıl bir geleceği düşünemeyip, eski muharebeleri yeniden yaşamaya mahkum edileceğiz. Bununla birlikte şimdiden geçmişe nasıl geri dönebiliriz? Bu kabul edilemez bir bakış açısıdır. Uzun süre bahsettiğim düşüncelerimle birlikte burada yazmayı bırakıyorum. Ben, değiştirebileceğim konusunda şüpheliyim, ama umarım siz bunu gerçekleştireceksiniz.
Çeviri: Mustafa Derviş Dereli
Sevgili arkadaşım, 2001 Kasımı'ndaki savaş karşıtı bir konferanstan sonra (sanırım Glasgow'daydı) yanıma gelip, benim inanan bir kişi olup olmadığımı sorduğun günü hatırla!