« Anasayfa | Künye | Arşiv 1 Mayıs 2026, Cuma
Gündem: Kültür-
Sanat
Gündem: Hayat
40i Gündem Nöbetçi Köşe
40PENCERE
Kulak Arkası
Nurullah Turan
Birkaç "Bir"

Bolâhenk
Ahmet Çalışır
Mevlevî Âyini: Türk mûsikîsinde bir form

[ Geçmiş Günler -> Ahmet Yurtkul ]

Kaplan! Kaplan! Gecenin Ormanında - Işıl Işıl Yanan Parlak Yalaza*

01.04.2000 - 16:00

Avrupa Birliği'ne girerayak, 'mukalliddir bunlar' denilerek sümen altı edilen, ülkemin 'değişim' isteyen serserilerine...

Bu ülkede her birey, bir çok şeyin değişmesine şiddetle ihtiyacımız olduğunu defalarca dile getiriyor; ancak kendisinin değişmemesi kayd-ı şartıyla. Bir şeylerin değişmesi gerektiğinin altını ısrarla çizen bireylerin bu dileğine de inanmak durumunda kalıyoruz. Aksi takdirde, 'herkes yalancı ve riyakardır' diyerek buhranlı bir yaşam sürebiliriz. Hal böyle olunca; herkesin samimi dileklerinin arkasındaki hastalıklı kurnazlığı da yakalayabilmemiz güç oluyor. Akşamları yapılan aile toplantılarında dahi, kendisini çarçabuk marjinalleştirip, sayrılı arzusuyla 'değişim' kovboyluğu yapan küçük dev adam, daha toplantı ertesi kıs kıs gülerek, sertleştirdiği kalbini taciz etmeye başlıyor. Böylesi bir arkaik kurnazlığın ve kendini mıncıklayarak yumuşatma girişiminin, mikrop gibi her yanımızı sardığını düşünenlerdenim. Walter Benjamin haklı olarak ifade etmiş: "Tuhaf bir paradoks: İnsanlar en dar ve kişisel çıkarlarından hareketle davranıyorlar, oysa davranışları hiçbir zaman olmadığı kadar kitle içgüdülerinin hükmü altında... Her bir bireyin kendi sefil refahıyla meşgul olduğu bu toplum, hayvani bir duyarsızlıkla, ama hayvanların duyu ötesi sezgilerinden de yoksun olarak en ayan beyan tehlikeler karşısında bile kör bir kitle halinde yeniliyor."

Kimseyi özünden sebep sorguya çekmeye, ne cesaretimiz ne de bu sorgulamanın muhtemel sorularına, özsel cevaplar verebilecek özüne vakıf insanlarımız var. Böylesine bir deşifre yönteminin dünya-ahiret mümkün olamayacağı hatta biraz kaba duracağı da ortada. "Kimi, kime kırdırıyorsun? Sen bu sorgulamanın neresinde yer alıyorsun?" derler adama. Haklılar. Bu durum, hastasına tedavi amacıyla psikanalitik yöntem uygulayan doktora, peki kimin bu yöntemi uygulayacağı gibi, muğlak, belirsiz, üstadın (Wittgenstein) konuşulamayan dediği türden, kendi kendini açmamacasına kapatan ve kendi üzerine katlanan (kapaklanan) cümlelerle devam eder. Yaklaşımımız, soruları çoğalttıkça, doğadan ibaret 'insansız' bir dünyaya kadar götürür bizleri. En azından, bir dakikalığına da olsa, inorganik bağlarla örülü patolojik yaşamımızı muhayyilemizde bir kare dahi olsun resmedebilmek için, böylesi bir dünyayı sayıklayabilmeliyiz. Nitekim; Spike Lee'nin '25. Saat' adlı filminde, babası Edward Norton'a kaçış yolculuğunda eşlik ederken, yolda ucu bucağı belirsiz bir çölde mola vermişler ve baba oğluna, her dünyalının mutlaka çölü görmesi gerektiğinden dem vurarak, filmin moral mantığına mührünü basan sözü de böylece sarfetmişti. Demek ki, sorularla, sorgulamalarla, kendimizi birbirimize kırdırarak, gerçeğin çekirdeğine nüfuz edemeyeceğimize göre; ancak total bir yaklaşımla 'değişim' isteğinde temellenen meşum zemini çalkalayan 'büyük sebebi' sezebiliriz. Rakamların alt alta toplanmasıyla ortaya çıkan yüksek rakamın, toplama katılan ve etkisi olan hiçbir rakamı açık etmeyip, sadece kendini ayan beyan görünür kılması gibi diyebiliriz. Ya da, magazin programlarının en çok izlenen televizyon programları olması gerçeği, Türkiye'de hangi fertleri açığa alıp, bu programların izleyenleri olarak tespit etmemize ve de bu insanları tek tek parmağımızla işaret ederek 'bak bunlar işte' dememize kadar götürür bizi. Kendimizi, kendimize karşı aşılamalıyız önce. Önce, insanı taklit edebilmeyi bilmeliyiz; önce, kendi etrafımızda dönüp durmalıyız; önce, 'ben' sonra 'değişim' diyebilmeliyiz.

Bugün, sınırları zorlayan disiplin ve teorilerle yapılmaya çalışılan ayrıştırma yöntemleri, diğer adıyla toplum mühendisliği 'takke düştü, kel göründü' tarzında klişe ifadelerle bir süre soluğumuzu kesmeye muktedir oluyor. Bu parıltılı, kıymetini sizden benden güç alarak taşıyan, 'son kertede durum budur' tipindeki düşünce parçacıkları, bir sonraki pratiğe kadar akıl sağlımızı koruyor elbet. Ne zamana kadar, ta ki 'karşı cins'iniz aslında kel erkeklerden hoşlandığını söyleyene kadar. Hani kelimiz görünmüştü, hani bu durum saç özürlü olduğumuz anlamına geliyordu ve çıplak, tatsız bir soruna işaret ediyordu. Kelimizi örtmek için çaba sarfedip, genzimizi yakan, burun direğimizi sızlatan gerçeklere katlanıp, ahvalimize çareler arayacaktık. Bu zavallı halimiz, Edward Said'in o hacimli kitabında sayfalarca açımlamaya çalıştığı, 'Garbın karşısında şark yoktur' anahtar cümlesini anıştırıyor biraz da, 'Gür saçlının karşısında kel yoktur' aslında. Kellik-gür saçlılık, doğululuk-batılılık önemi var mı? Değil mi ki gülünç ve yapay bir cinsler ayrımında dahi, ayırdına varamadığımız kendi cinsimizin, ülkemizin, canım vatanımızın cenderesi içinde 'değişim' trendini yüzeysel, zoraki bir okumayla çufçufluyoruz, o zaman seksapalitemizi, kelliğimizi, imajımızı rafa kaldırıp, kendi tenimizden yayılan esa(n)slı kokuya dikkat kesileceğiz. Büyüklerin! ne söylediğinin hiçbir önemi yok, başkasının işine sonuna kadar burnumuzu sokacağız. Başta da belirttiğim gibi; oluşturulan karşıtlıklar zihnimizi makule kaydırıcı, akıl sağlığımızı koruyucu yaklaşımlar. Bir sonraki pratik de, yine arkamızda olan bitenleri, söylediklerimizi unutup kelliğimizden ya da bizleri farklılaştırıcı başkaca yanlarımızdan dem vurup şikayet etmeye devam edeceğiz. Bu böyle sürüp gider. İçinde bulunduğu perişan hale bir türlü ad koyamayan, herhangi bir ad yakıştırsa dahi, ihtirasına, heyecanına, şartlarına, kibrine, hazzına yenik düşen 'ilk insan', cepheden cepheye koşarak, kendini metinler arası yolculuklarda hilkat garibesi olarak dolaştırmaktan bir türlü 'ben'ine yetemez hale gelir. (Geçmişteki insanlardan farklıyız. Çünkü bugün, yepyeni, daha önce görülmemiş, bambaşka, buz gibi parametrelerle bağlıyız birbirimize. Bu anlamda, bizlerden öncekiler çağlarla birbirlerine eklemlenirken, bugün bizler başka bir dünyanın ilk insanlarıyız, bu yüzden şaşkınız. Çağa yeni başlıyoruz.) Halbuki, 'değişim isteği' çığlıkları statükoyla yaftalanmalı. Böylesi bir değişim ısrarında ve inadında statükocu olarak konumlandırılmış olmaktan daha keyifli ne olabilir?

Bir diğer gün kurtarıcı, acil çıkış kapısını gösteren tutum ise şu: 'belirsiz bir kısır döngü içerisinde savruluyoruz' Ne de vicdan rahatlatıcı, yırtık bir çözümsüzlüğün ifadesi. Sıçrama tahtasına yaklaşmakta olan, nekahet devresini atlatmakla meşgul, ülke çocuklarının şükür duası sanki bu muğlak ifade. Herkes Samanyolu Galaksisi'nin uzaktan nasıl göründüğünü bilir; iç içe geçmiş toz bulutları, birbirlerinden uzaklaşmadan ve biri diğerinden daha hızlı hareket etmeden, zaman zaman nizam dahilinde iç içe geçerek ahenkle dönerler. Ancak merkezkaç yasası gereği, galaksinin etrafını çevrelediği düşünülen 'olmayan' bir kuşak vardır. Galaksimiz bu sebeple emniyet altındadır. Düşündüğümüz, düşünmek zorunda kaldığımız bu kuşak sayesinde, Samanyolu Galaksisi evrendeki yerini korur. Bir arada sürdürmeye çalıştığımız yaşamı da çevreleyen böylesi bir kuşak var mı bilinmez, ancak; yaşam biçimlerimizin her pikseline kadar işlemiş 'olmayan' ahlakın bizi bir şekilde bir arada tuttuğunu görebiliriz. Savrulmuyoruz, çünkü her zaman düşünmek zorunda olduğumuz ahlakımız( kurumsal, bürokratik ahlakımızdan tutunda, korunaklı bireysel ilişkilerimizi sarmalayan ahlakımıza kadar) buna engel oluyor. Yerimizden bu sayede kıpırdayamıyoruz, ama ahenkle iyi eğlenip hoşça vakit geçiriyoruz. Tarih boyunca savrukların, savrulmuşların temsilcileri, yani hoyrat bir bencillikle hareket ettikleri düşünülen serseriler 'değişim'in kapılarını açmadı mı? Misal: Sade. Elinde cetvel olmaksızın, ahlakın herhangi bir yanını kontürlemeden tüm sistematik, hiyerarşik, cinsler arası, devletler arası, devletler içi konumlanışları kendi pahasına yakıp yıkarak yok etmedi mi? İyi veya kötü oldu. Nihayetinde, sonrası için, insanlığın karar vereceği hatta verdiği yeni bir başlangıcın, 'değişim'in adı değil mi Sade?

Sade'ın ve diğerlerinin yaptığı gibi, ufuk çizgisini yukarıya çektikçe, bakışımıza dahil olacak daha fazla alan, gerçeklerle olan esaslı temasımız, hem bakışlarımızı hem de bulunduğumuz yeri donuklaştırır. Stanley Kubrick başyapıtı 'Eyes Wide Shut' filminde, Nicole Kidman'ın kocası Tom Cruise'a, bir bakışla çarpıldığı, tepeden tırnağa kendisini titreten bir deniz subayıyla geçirdiği ya da geçirmek istediği, o geceye giden ero-think yolculuğunu aktarışını hatırlayalım. Alabildiğine soğuk, buz gibi, şeffaf, saydam hatta zamandan sıyrılmış apaydınlık, donmuş bir andır kocası için. Cruise o anda ölmek istemiştir, herhalde. Ancak ne var ki, o an, o konuşma yaşanmamış olsa, filmin finalindeki çözülme ve sağlık işareti diye nitelendirebileceğimiz son diyalog asla yaşanmayacaktı. Gerçeğin çekirdeğine bu kadar yaklaşmak tehlikelidir, korkutucudur, ama; bir yandan da çözülmeyi, 'değişim'i tetikler. Katlanacak mıyız, mesele bu!

Çözüm ne peki? Neler yapmalıyız? Nasıl hareket etmeliyiz? Gündelik pratiklere dayalı, kısa, orta ve uzun vadede, öncelikle kendime sunabileceğim çözüm önerilerim yok. Duruşumuzu belirleyebiliriz belki. Açıklayayım: Dünyanın hayata en yakın ve duyarlı kameraları evlerinizin pencereleridir. Ancak her birimizin evlerinin iki, üç penceresinin olması, bizleri yönetmen, etrafını yönlendiren ve kontrol eden, 'değişim'i tayin edici birer insan yapamıyor işte. Pencereden, belli bir mesafeden bakabilme bilgisi gerekiyor biraz da. Bulunduğunuz odada, pencereyle aranıza koyduğunuz fiziksel mesafenin tam ayarı, dışınızda gelişen dünyaya dair bilginizin ne kadarını 'ben' iniz de soğurduğunuzla ilişkili. Kendi adıma: pencereye sırtı dönük, masasında herhangi bir şeyle meşgul olan birinin, bir anlığına başını geriye doğru çevirip, pencereden sınırlı bir çerçeveyi seyretmesini anlamlı bulurum. Böylesi bir seyirde, bakışta sağlıklı bir yan vardır. Ortada geçerli bir neden olmaksızın, hissi refleksiyle efsunlu dönüş yapan birisi, pencereden gördüklerini hayretle seyreder. (seyretmek eyleminin Türkçe'deki en güzel fiillerden biri olduğunu düşünüyorum. İngilizce'deki karşılıkları: 'see, look, watch' oldukça keskin ve hemencecik olup bitiveren anlamlara geliyor nedense. Bizde ki çağrışımları ise, alabildiğine oylumlu ve uçsuz bucaksız sürekliliği olan bir eylemi çağrıştırıyor.) Bebeksi bir şaşkınlık ve yaşlı bir yorgunluk tek jestte buluşur. Dışarısını, pencereden görünen çerçeveye indirgemek, eşsiz bir dalınç haliyle dışarıya, içeriden ama belli bir perspektiften bakabilme alışkanlığı kazanmak. Tüm bunlar, kendisiyle hemhal olmuş birinin, dışarıda 'değişim' istemeyen kalabalıkla arasına koyduğu, sağlıklı uzaklığın ileriye dönük adımlarıdır. 'Değişim', açık bir pencereyle olan irtibatımızda, en saf ve tertemiz haliyle kendini gösterir.

Son olarak; bu metin, Türkiye şartları yüzünden sürreel yazılmak zorunda bırakılmıştır. 'Değişim' isteyen bir serserinin sivil itaatsiz hareketi olarak da kalmaya devam edecektir. Çünkü, meramını teknik bir sıralama içerisinde ifade edemediği ve toplumsal denilen gerçeğin gözlüğünden, ülkesinin Avrupa Birliği'ne girme sürecine bakamadığı için zavallıdır! Bu yazı, YÖK, Kemalizm, Türkçülük, İslamcılık, tesettür, 23 Nisan resepsiyonu, uyum kanunları vb... konulardan bahsedemeden bir değerlendirmede bulunduğu için de zavallıdır!

--------------------

* William Blake'in 'Tiger! Tiger!' adlı şiirinden...

Avrupa Birliği'ne girerayak, 'mukalliddir bunlar' denilerek sümen altı edilen, ülkemin 'değişim' isteyen serserilerine...Bu ülkede her birey, bir çok şeyin değişmesine şiddetle ihtiyacımız olduğunu defalarca dile getiriyor; ancak kendisinin değişmemesi kayd-ı şartıyla.  
Müzik DünyasındanTümü »

» Abbey Road'un Etkisi Sürüyor
» Cazdan Habersiz Kalmayın
» Albüm Kapaklarında Eskiye Dönüş
» Grammy Müzesi'nde Müziğe Dair Herşey
» Nintendo Wii'yle Orkestramı Kurup Yönettim / Hakan Gence
Müzikal SohbetlerTümü »

» Burhan Öçal: Sabah Ezanını Kaydedeceğim, Sıkıyönetim İlan Edin / H. Salih Zengin
» Suzan Kardeş: Balkanlar'da Sahne Almayı Çok İstiyorum / Önder Deligöz
» Daniel Barenboim: İçimdeki Çocuğu Merakımı Canlı Tutarak Yaşattım / Serhan Yedig
» Ömer Özçelik: Ney, İnsan-ı Kâmildir / A. Tuba Bakiler
» Kudsi Erguner: Gazel ve İlahiler Diskotek Müziğine Dönüştü / H. Salih Zengin
Albüm AnaliziTümü »

» Kalbe Ruha Giden Şarkılar / Nazan Özcan
» İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Enya / Özlem Ertan
» Alaturka Benim Canım / Cenk Özbay
» Sezen'in Muhteşem Yalnızlığı: Deniz Yıldızı / Pakize Barışta
» Tekil Hayatlar da Bir Gün Devrim Yapar Ya... / Mert Emcan

Yorum yazabilmeniz için üye olmanız gerekiyor. Üye olmak için tıklayın.

(Üye iseniz sayfanın en üstünde sağ tarafta yer alan kısımdan giriş yapmalısınız.)


Henüz yorum yapılmamış.

Üye Girişi
Kullanıcı adı
Şifre
Beni hatırla
Şifremi unuttum!
Ücretsiz Üye Olun!
Son 10 Yorum
Dostluk Güneşi (29.10.2021 - 11:34)
toplantı (10.12.2013 - 17:25)
tek söğüt (26.02.2013 - 01:08)
yok var, var var (26.02.2013 - 01:06)
Hoş bir yazı (17.08.2012 - 00:19)
beklerken (27.05.2012 - 21:07)
bir yorum (21.12.2011 - 20:20)
bir yorum (21.12.2011 - 20:13)
işte tam da böyle (18.11.2011 - 20:37)
Gitmek (18.11.2011 - 19:53)
Yorum için üye olun!