Atina demokrasisinin hikayesi bugün sadece kitaplarda okunan bir masal kadar uzaklarda ve gerçeğin ötesinde kaldı. Orada bile vatandaş sayılmayanların oy kullanamadığını hesaba katarsak, dünya tarihinde idare edilenlerin idareye doğrudan doğruya katıldıklarını gösteren hiçbir örneğe rastlayanlayız. Politika daima bir çoğunluğa karşı bir azınlığın daha fazla karar sahibi olduğu bir faaliyet sahası teşkil etmiştir. Siyasi rejimler arasında halkın idareye katılma veya onu herhangi bir şekilde kontrol etme oranı bakımından farklar vardır. Fakat halkı tamamen hiçe sayan bir diktatörlük veya ona tam katılma imkanı veren bir demokrasi yoktur.
Sosyal gelişmenin genel seyri içinde siyasi müesseselerin inkişafını incelediğimiz zaman, idare edenlerle idare edilenler arasındaki kaynaşmanın gitgide artışı şeklinde hakim bir temayüle rastlıyoruz. Demokratik rejimler halkın siyasi hayattaki rol sahasını genişlettikçe siyasi elitin yapısı da değişmektedir.
Politikacılık artık bir imtiyaz olmaktan ziyade bir meslek haline gelmiştir. Bu meslek içinde halk çocuklarının oranı aristokratlarınkini daima geçiyor, üstelik bu yeni gelenler içinden çıktıkları tabakanın ileride güçlenmesi geçerli olan şartlan da hazırlanıyor. Bat demokrasilerinde İngiltere'yi sevimli bir istisna sayarsak artık idare edenler ve idare edilenler diye iki ayrı sosyal ve kültürel tabaka mevcut değildir, oralarda bir politik kategori olarak "halk" dan da bahsedilmez. Sosyolojide millet veya modern millet denilen merhalenin en önemli özelliği işte bu türlü bir sosyal ve kültürel kaynaşmanın gerçekleştirilmesidir.
Batı medeniyetinin kıymetlerini benimseyerek modern millet haline gelmeye çalışan geri kalmış ülkelerin başlıca problemlerinden biri de idareci kadroların kaynağını kapalı zümrelerden alarak geniş halk kitlesine aktarmaktır. Demokrasiye geçişten önceki sosyal bünyenin özelliklerine göre bu kaynak değişmesi bazı memleketlerde zor bazılarında ise nispeten kolay olabiliyor. Mesela toprağa dayalı aristokrasilerde demokratik intikal devri genellikle uzun ve sarsıcı bir karakter göstermektedir, zira bu gibi yerlerde siyasi değişme ile sosyal değişmenin birbirine paralel yanlarını bulmak çok güçtür; köklü menfaat ayrılıklarının yanısıra zümreler arasındaki sosyal ve psikolojik farkların da böyle bir intikale kolaylıkla elverişli olması düşünülemez. Yine bu intikal devresinden önceki şartların elverişsizlik derecesi bazı hallerde demokrasiye geçişi bir inkılap fenomeni haline getirebilmekte ve halk için yeni bir ıstırap kaynağı olmaktadır. Komünist ülkelerde eski idareci kadroların yerine parti aristokrasisinin geçmesi idarenin bir devrimle ele geçirilmesinden ileri gelmiştir. Nitekim sosyalist mahiyette olmayan devrimlerde de devrimci elit ile halk arasında sürekli bir çatışmanın varlığını halkın karşısında yeni bir "devrimci aristokrasi" nin demokratik gelişme için en kuvvetli engeli teşkil ettiğini görüyoruz.
Türkiye'de batıdaki gibi bir feodal bünye mevcut olmadığı için bizim demokrasiye geçişimiz avantajlı şartlar altında başlamış sayılabilirdi. Fakat Türkiye'nin geri kalmış bir memleket oluşu bu sahada başka türlü güçlükler ortaya çıkardı. Batılılaşma hareketlerinin kesafeti arttıkça münevver zümre ile halk arasındaki görüş, düşünüş ve ideal ayrılıklarının da gitgide büyümesi neticesinde bu iki tabakanın gaye birliği içinde müşterek hareket etme imkanları azalıyordu. Siyasi ve idari mekanizmayı ellerinde tutan münevverler memlekette kısa zamanda radikal değişmeler yapmak gerektiğine inanınca demokrasi ister istemez bir tarafa itildi, çünkü inkılapçılık ile demokrasi bir arada yürütülmezdi. Bugün bile Türk demokrasisinin karşısındaki en büyük engel, inkılapçı siyasi partiler ve gruplardır. Türk münevver kategorik düşünce alışkanlığından kurtulamamış olması, yani inkılapçı olmayanın mutlaka muhafazakar veya reaksiyoner olacağının zannedilmesi de inkılapçıların demokrasi aleyhtarlığına kuvvet kazandırmaktadır.
Demokrasi aleyhinde ileri sürülen iddialar üzerinde durmayı gereksiz buluyoruz. Hakikatte bu sistemin en koyu aleyhtarı olan Marksistler bile kendi rejimlerine şu veya bu şekilde "demokratik" adını koymak zorunda kalmışlardır. Fakat Marksist olmadıkları halde demokrasi düşmanlığında onlarla aynı paralele giren "elit" taraftarlarının iddialarını kısaca gözden geçirmek yerinde olur kanaatindeyiz.
Bilindiği gibi, demokrasi Marx için hiçbir zaman bir mesele teşkil ermemiştir. Kendi ifadesinden anlaşılacağı gibi, onun bütün gayreti proleter sınıfını kendi felsefesinin gerçekleştirilmesi yolunda bir silah olarak kullanmaktı. "Proleterlerin bir bütün olarak gaye edindikleri şeyler dahi bizi katiyen ilgilendirmez" diyordu, çünkü komünistlerin misyonu tarihin zaruri bir safhasını gerçekleştirmekti. İnsanların arzu, ihtiyaç ve iradelerinin dışında işleyen bir realitede demokrasiye elbette yer yoktu. Nitekim Marksizm'e dayanan rejimlerin hiçbiri demokratik olamamıştır. Marksistlere göre proleteryanın öncülüğünü ve rehberliğini yapanlar (parti idarecileri) onların isteklerini yerine getirmekle değil, fakat proleterlere "ne istemeleri gerektiği" ni öğretmekle yükümlüdürler. Mamafih, akıl hocalarının idaresi sadece Marx'a ait buluş değil, onun bağlı olduğu düşünce geleneğinin en uzak halkalarından biri olan Eflatun'un da esas siyasi fikri idi. Eflatun'un Cumhuriyeti aydınların, uzmanların, filozofların yönettiği bir cumhuriyettir, çünkü cahil ve bencil kitlelere karar selahiyeti verildiği takdirde her şey alt-üst olur. Şu halde doğruyu ve eğriyi onlara bildiren, nasıl hareket etmeleri gerektiğini öğreten insanlar yönetimi ellerinde tutmalıdırlar; gerçeğin ne olduğunu, insanların hangi yollardan saadete erişebileceklerini onlar bilirler.
Eflatun'un cumhuriyet idarecileri için düşündüğü standartlar muhakkak ki çok yüksekti. Bizdeki demokrasi aleyhtarı münevverler yıllardan beri halkın cehaletine ölçü olarak okuma-yazma bilmeyi aldıklarına göre, kendileri ile köylü arasındaki münevverlik farkının bir alfabe öğreniminden ibaret bulunduğunu anlamış gibidirler. Yine de anlayamadıkları bazı noktalar var ki, bu anlayışsızlık onların okuma-yazma öğrenmekle kazandıklarını da götürecek kadar büyüktür, her şeyden önce, demokrasi halkın devleti yönetmesi değildir. Halk idareye ait kararlan kendisi vermez, ancak bu kararlan kimlerin vereceği hakkında bir tercih yapar. Halk iradesinin doğrudan doğruya kullanıldığı haller sadece referandumlardır ve son Anayasa referandumu ile Hatay bölgesi referandumundan başka bu yol Türkiye'de hiç kullanılmamıştır. İkinci noktaya gelince, halkın idarecileri zaten hep münevverlerdir. "İnkılapçı elit" idaresi olan tek parti rejimi ile çok partili demokrasi devrinin parlamentoları ve idareci kadroları arasında bir kıyas yapıldığı takdirde, ikinci safhada münevver sayısının belki daha çok olduğu görülecektir. Şu halde aradaki fark nedir, neden çok partili demokrasinin yönetimi cahil ve ehliyetsiz kişilere bıraktığı iddia ediliyor?
Aradaki fark, iktidara gelecek münevverler hakkındaki tercihi şimdi artik halkın yapmasıdır. Bu tercihe layık görülmeyenlerin çoğunluğunu da otoriter idarenin yıkılmasından sonra imtiyazlarını kaybedenlerle birilikte gerçek-dışı programlarını halka beğendiremeyen romantik politikacılar teşkil etmektedir. Sosyolog Melver'un tabiri ile, bunlar birer "kötü psikolog" dur, yani kendiler için iyi ve güzel saydıkları şeylerin başkaları içinde aynı ölçüde geçerli olması gerektiğine inanırlar. Son yıllarda Türkiye'de demokratik rejimi yıkarak "kamçılı idare" kurmak üzere fesat cemiyetleri teşkil edenler hep bu tiplerdir. Fakat bu adamların hatalarından sadece kendi nefisleri değil, içinde yetiştikleri siyasi gelenek de sorumlu sayılmalıdır. 1946'da doğan nesil bugün 25 yaşındadır, yeni demokratik hayatta söz sahibi olacak çağa henüz gelmemiştir. Buna karşılık Türk siyasi hayatında büyük rol oynayanların bir kısmı otoriter idarenin ileri kademelerinden bugüne kalan kimselerdir ki, kırk yaşından sonra insanın yeni bir şahsiyet kazanması ve yeni şahsiyetiyle başarılı olması ne kadar mümkünse, bu eski kadronun demokratik hayatin gereklerine uyması da o kadar mümkündür. Hakikatte eski neslin yeni hayat içinde ustalıktan çok çıraklık mevkiinde bulunması gerekirken hala tecrübeli ve ehliyetli olarak bilinmesi çok garip görünür. Bunların demokratik hayatta başarılı bir intibak yapabilmeleri için eski bilgi ve alışkanlıklarını adeta unutarak yeni baştan öğrenme safhasına girmeleri gerekirdi. İngiltere'yi İkinci Dünya Harbi'nden galip çıkaran şahıs sulh zamanında işe yaramayacağı için iktidarı kaybetmiştir. Tek parti politikacılarının şimdi de faydalı olabileceklerini düşünmek diktatörlük ile demokrasiyi eşit tutmak gibi bir mantık hatası değil midir? Ama bu hata Türkiye'de çok sık işleniyor ve işin garibi, bazı münevverlerin işlediği bu hata ancak halkın reyleriyle düzeltilebiliyor. Türkiye'de hala 1940'dan önceki politikacıların halka daha yakın olduklarını iddia eden siyaset profesörleri vardır. Bu iddia karşısında, halkın niçin kendisine daha yakın olan bu kadroya rağbet etmediği gibi bir soru akla geliyor. Bu soruyu sorarsanız size polis romanlarındakine benzer: esrarengiz entrika hikayeleri veya paranoid hezeyanlarla cevap verirler.
Türkiye'de ki politikacı elit mensuplarına Türk halkı hakkındaki kanaatlerini sorunuz. Seçimi kazananlar bu halkın kuvvetli sezgisinden, irfanından, keskin zekasından, temiz kudretinden bahsedeceklerdir. İktidarı kaybedenlere göre aynı halk ileriyi göremeyen, kendi çıkarının nerede olduğunu bilmeyen, alimden çok cahile kulak veren, kısa vadeli hırs iştihalarının esiri olan bir kitleden ibarettir. Her iki ifadenin arkasındaki motif aynıdır. İktidara gelenlerinde gelmeyenlerinde kendilerinden başka kimseye kıymet vermeyişleri. Halk zekidir, çünkü kendilerinin kıymetini anlayamamıştır.
Türkiye'de yirmi beş yıllık demokrasi tecrübesi, bütün aksaklıklarına rağmen, halkın güçlenmesine ve sesini daha iyi duyurmasına yol açmış bulunuyor.
Eskiler kendi istekleriyle olmasa bile zamanın yenileyici akışı ile meydandan çekilecekler ve geride demokrasi nesilleri kalacaktır. Yeni nesillerin eski hatıralardan uzak oluşu Türk demokrasisi için elbette ki başlı başına bir teminat sayılamaz, fakat onlar hiç değilse korumak için çırpınacakları bir şahsi geçmişe ve bu geçmişten kalan köklü alışkanlıklara sahip değillerdir. Gözleri geçmişten hamlelere bağlıdır. Nitekim Türkiye'de kalkınma yolunda hemen bütün adımlar çok partili demokrasi devrinin nispeten genç kadroları tarafından atılmış bulunuyor. Bu adımlara zaman zaman sekte vuran ihtiras mücadelelerinin hep ittihatçı-komiteci geleneğinin temsilcileri arasında cereyan etmiş olması da ayrıca ümit vericidir.
Çeyrek asırlık çok partili hayat memleketteki siyasi elifin yapısını da değiştirmiştir, her şeyden önce, halk çocuklarının geniş eğitim imkanlarına kavuşması ve bünyeyi zorlaması sayesinde idari ve siyasi kadrolar eski devirdeki gibi birer aile işletmesi veya parti malı olmaktan çıkmıştır. Eski devrin imtiyazlı çocuklan şimdi halk çocuklan arasında pek küçük ve oldukça itibarsız bir zümre teşkil etmektedirler. Akrabalık yoluyla kapalı bir zümre halinde muhafaza edilen bazı meslek sahaları şimdilik istisna edilirse, Türkiye'de kadroların millileştiğini söyleyebiliriz. Bu noktadan sonra halkın karşısındaki en büyük problem, kendi çocuklarını kendine bağlı olarak muhafaza edebilmektir, ki bu da ancak eğitim siteminde uzun vadeli ve planlı bir kalite değişmesiyle mümkün olacaktır. Yakın zamanlara kadar merkeziyetçi otoriter idarenin monolitik bünyesi kendi içine giren herkesi eritebilecek kadar kudretli ve sağlam görünüyordu. Türkiye'deki ve dünyadaki değişmeler bu monolitik bünyenin siyasi kadrosunu dağıtmış olmakla beraber henüz bu kadronun temsil ettiği zihniyet yerine gerçekçi ve ilerici bir düşünce geleneği kurulamadı. Geçmişteki başansızlıkların tesirini en çok yeni nesiller hissettiği için en çok isyan eden de onlar oluyor. Buna rağmen ortaya sürülen alternatiflerin birer kalıp değişikliğinden ibaret olması gençlerin de eski düşünce alışkanlığına esir edildiklerini göstermektedir. Onlar da kendilerinden öncekiler gibi kurtancılık ve hocalık davası içindedirler; dağarcıklarına konan bir avuç ve hepside yanlış bilgilerin Türkiye'yi refaha kavuşturacağına, bunun için de herhangi bir vesile ile iktidara geçmenin yeteceğine inanıyorlar. Hepsi de yetersiz buldukları bir ideolojinin yerine bir başka dogmatizm bina etmek hevesindedir. Halkçılık açısından ele alınınca, bu türlü değişmeler sadece kamçının el değiştirmesi manasına gelir. Dogmatik sistemler gerçekdışı bir zorunluluk prensibine dayandığına göre burada halkın sesi ve iradesi yerine sadece feryadı duyuluyor ki bu feryada da kimse kulak vermez. Disiplin namına talebesini döven hocanın vicdan azabı duyduğu hiç görülmüş müdür? Önemli olan şey, talebenin hakikati öğrenmesidir.
Milliyetçiler bu kavgada elbette ki demokrasiyi, yani halkı tutacaklardır. Kendisinin halk ile birlik olduğunu iddia eden bir grubun azınlık idaresine taraftar olması mantika da aykın düşer. Milliyetçi münevverler bugün memlekette tek parti zihniyetiyle yetiştirilmiş münevver zümreye karşı küçük bir azınlık teşkil etmektedirler. Bu yüzden ister istemez münevver diktatörlüğüne dönüşecek herhangi bir merkeziyetçi-otoriter idarede onların söz sahibi olmasına imkan yoktur. Esasen milliyetçiliğin asıl gayesi memlekette halka dayanan bir rejim kurarak Türkiye'yi modern bir milli devlet haline getirmektir. Milliyetçi bir siyasi hareket, halka dayanarak, milli birlik ve kaynaşmaya mani olan her türlü zümre ve azınlık sultasına son vermek üzere faaliyet göstermelidir. Bu mücadelede birtakım kısa devreli güçlükler bazı milliyetçileri hayal kırıklığına uğratabilir ve demokrasinin başarıya götürmeyeceği kanaatini uyandırabilir; nitekim son zamanlarda sosyalistlerin ardı ardına işledikleri cinayetler ve hırsızlıkların yarattığı huzursuzluk karşısında diktatörlüğe hasret duyanlar görülmüştür. Hakikatte bu türlü anarşi halleri diktatörlük için uygun bir vasat teşkil eder, fakat gelecek diktatörün mevcut huzursuzluğu giderdikten sonra milletin başına bizzat açacağı belaları kimse önceden hesap edemez.
Demokratik rejimin devam etmesi Türkiye'deki münevver zümrenin halka yaklaşması için de en olacaktır. Başarının ölçüsü halkın tasvibi olduğuna göre bu tasvibi almak zorunda bulunanlar halkı tanımaya ve onunla birlikte çalışmaya mecburdurlar. Bizim katımıza göre zaten Türk münevverinin politikada en büyük kusuru kendi milletini tanımamış olmasıdır. Çok partili demokrasiden evvel bu bilgiye lüzumda duyulmadığı için münevver kendi hayal dünyası içinde, halk ise sefalet içinde yaşayıp gidiyorlardı. Münevverin yüksek mevkilere gelebilmesi için onu bu mevkilere getirecek olan liderleri tanıması ve onların beğeneceği tarzda hareket etmesi kafi geliyordu. Siyasi partilerin bürokratik bünyeleri içinde bu usul yine bir dereceye kadar devam etmektedir, fakat artik esas olan halkın beğenmesidir ve bu beğenmenin kriterleri hiç şüphesiz otoriter liderlerin kriterlerinden çok farklıdır. Eskiden resmi ideolojiyi kabul edenler yükselme şansı buluyorlardı, şimdi aynı şahıslar mazilerinin kendileri için ne büyük bir engel olduğunu görmeye başlamışlardır. Sosyalistlerin macerası da bu konuda iyi bir misal teşkil edebilir. Demokratik yoldan basan şansı bulamayan bu siyasi grubun bir hizbi gayri meşru yollan denemek isterken kanunun pençesine düştü, diğer hizip de başarısızlığın sebeplerini bulmakla uğraşıyor. Bu ikinci grup içinde, sayılan pek az da olsa, Türk halkının sosyal ve psikolojik bünyesini hiç tanımadıklarını ifade edenler var. Demokrasi olmasa onları bu şuura kim getirebilirdi?
Erol Güngör, "Halk ve Demokrasi", Yerli Düşünce, Nisan-Mayıs 2008, sayı: 3, ss. 64-67.
Bugün bile Türk demokrasisinin karşısındaki en büyük engel, inkılâpçı siyasi partiler ve gruplardır. Türk münevver kategorik düşünce alışkanlığından kurtulamamış olması, yani inkılâpçı olmayanın mutlaka muhafazakâr veya reaksiyoner olacağının zannedilmesi de inkılâpçıların demokrasi aleyhtarlığına kuvvet kazandırmaktadır.