"Öyle nargile düşkünleri vardır ki, marpucu ağzından hiç çıkarmamak için üçte bir dudakla konuşurlar."
Hüseyin Rahmi Gürpınar
Aceleci olmakta fayda vardır. Hemen az önce bitememiş bir kurgu kalabalığının ilkel ferinde sönebilmek şöyle dursun, ritmik seyreden dizi dizi bu parçaların kukuleta misali gözlerimizi perdelemesine engel olmak için. Dışarıda, içeride olanlardan handiyse bağımsız, başkalaşıma uğratılmamış, kendiliğinden 'öyle'leceler var çünkü. Ne diyelim; çıkalım, terkedelim bir an önce salonu.
Sokağın çok daha geniş bir sokağa açılan patikası, az önceki kurmaca kalabalığını unutturmak maksadıyla önümde beliriyor; süzülüyorum. Adımlarım birazdan, geniş bir hol-sokağa götürecek beni. Hep böyle olmuştur salondan çıkınca; bir süre büyüdüğüm evin sıcak odalarını, eğrisiyle doğrusuyla yaşanmışlıklarını bir arada tutan hole benzetmişimdir hep. Nedendir, o salonun çıkışında uzanan sokak; kentin tüm girdilerinin hesabını tutup, sezgiyle hissedilir yüzler bilançosu serdiği içindir belki de. Hol-sokağım, kentin onca alaca bulacasını barındıran çiçek dürbününe dönüşüverir aniden, içeride ki bir iki saatlik görüntülerden sızanların da yardımıyla. Hiç düşünmem, vazife kabul eder, dayarım vücudumu dürbünüme. Hiç ummadığım bir maceranın kokusu çok taze daha, baldır olayı gelip geçmiş. Süpürgen ayaklarım tek koldan başlamışlar seans seans temizliğe. Ne de olsa, içeride ki kalabalık az şey öğretmedi değil; öppüre öppüre öpüşüyoruz, ıssıra ıssıra ıslanıyoruz, bir yandan temizlik cabası artık.
'Şan sineması çıkışları'; yıllarca beklemiş demek bir gün tırnaklanmayı; oysa üzerinden onca sene geçince daha bir kemikleşiyor belleğinizde tuttuklarınız, tırnaklasanız da iz bırakamıyorsunuz artık, yek kalıyorlar öncenizde tertemiz. Benim tırnaklarım 'yazıyalanavutmadır' çabası.
'Şan sineması çıkışları'nda, hol-sokağım ile birlikte arz-ı endam eden, her daim habersiz oldukları seyirlerimin dışarısına sarkan bir çok izleklerim, madunlarım vardı. Madunlardan bahsetmeyeceğim, kolaycılık olur; onca roman ne güne yazıldı.
Bilge Karasu: 'gecenin işçileri' derdi, akşamdan sonraki karanlığı gözün göremediğince, kulağın duyamadığınca, usun algılayamadığınca belirsiz kılan susta kenetlenmiş bekçileri! anlatırken. Sinema çıkışlarını katmamış gecesine; olsun varsın katmasın, nasılsa onun gecesinin altında olmaktan kaçamayacak sinema çıkışlarımız, öldüm çiçeği misali yaşamasa da emiyor bir süre daha.
Aklımda hiç yoktu aslında, ta ki, ilgisiz bir televizyon programının arasında, aynı anlamsızlıkta ilgisiz bir başka programın introlarını görene dek. Kamera ani bir hızla, kimsesiz bir sokağın girişine çevriniyor. İleriye doğru, yer mesafesinde aktüel, titreyen kaymayla deviniyor. İsteseniz, böylesine karanlık bir sokağı bu kadar çirkinleştirmeyi başaramazsınız. Ancak kamera; kendisini unutturarak, sokağın devinen çaresizliğini herkesin hoşlanmayacağı kadar iyi! (kitsch) veriyor. Belli ki bilinçsiz çekimler: kabalıkta az rastlanır bir estetik, yahut rastlantının az rastlanır mucizesi. Söz konusu çerçeveler, geçmişimle kurulan el yakınlığı mahrem mesafeyi koruyamayınca, tevafuk diyesim geliyor.
Beş milyar insanoğlundan biri olucam; bahsi geçen programa gözlerim ilişicek; gördüğüm kabalık, film sonrası anılarıma usulca, kadife sinsiliğiyle yaklaşıp tahayyülümde çağrışım sıçramaları yaptıracak; ve de geçmişimde ki çamurlu su birikintilerinin öbek öbek dağıldığı onlarca sokaktan birine denk gelip, en katısından çamurlu olanında, küçük bir rüzgar estirerek, 'uzun sürmüş bir günlerimin akşamları'nda sık sık, özellikle sonbaharları girdiğim gece seanslarının ellerim cepte çıkışlarında yürüdüğüm sokağa pusu kurmuş onca birikintinin birinde dalgalanma meydana getirecek; ve ben tam o anda, programın şahsıma münhasır estetiğinde, hafiyeliğimin olanca yorgunluğuyla gördüğüm sokağın, bu unutulmaz, delişmen anlarımın anılarını dağladığını; kıstırılmış, baskına uğramış, mimlenmiş olmanın kasvetli huzursuzluğuyla sezinleyip; etrafımı çevreleyen soğuk titreşim kuşağını bir an önce yarma telaşı içinde, o saniye, adeta tüm direnim olanakları kristalleşmiş bir hacının ruhiyat karşısında takındığı tavrın püriten bakışlarıyla, bastığım birikintinin 'o' birikinti, geçtiğim sokağın 'o' sokak olduğunu, çamurları çözünmüş zihnimin bulanmış yordamıyla farkedip, bugün; ekrana sıçrayan çamur damlacıklarından ebru zerafetiyle, yepyeni bir dünün şekillenmeye başladığını görücem.
Hepsi hepsi bu'ydu gördüklerim. Televizyonda izlediğim sokak görüntüsünü böylesine yoğaltınca, anılarınızın daha bir durulaştığını hissediyorsunuz. Neden bazı filmlere saldırgan tutkularla bu kadar bağlandığınızı kendinize sorduğunuzda (sorduğumda) ise; dışarısıyla içerisinin, filmi izlediğiniz salonun aurasıyla, sonrası aydınlıkta izlediğiniz yol haritasının birbirlerini beslediklerini, birbirleriyle mana bulduklarını sezinliyorsunuz. Filmi izlerken tasavvur düzeyinde dahi olsa, bir şey yapma duygusunun, doğru ifadeyle; içeride olan bitene katılma isteğinizin bakma, yürüme, belki adımlarınızı daha da yavaşlatma gibi eylemlerle devam etmesi gerektiğini ve filmin açık kalmış uçlarının sizinde mizansenin içinde yerinizi almanızla kapanacağını hissediyorsunuz. Yapıtın uzayından çıkmamacasına, seyreyle gönül; istediğim bu'dur. 'Şan sineması çıkışları'nın dışarıya açılan kapısı, sessiz, tekin olmayan, s'ler çizerek ilerleyen sokaklara yapayalnız bırakıyorsa beni; ve bugün düşündüğümde, aranıp da bulunası bir hikmet varsa o günlerden bugüne; 'hikmet' sahibinin daha uzun yıllar yaşayacak olmasıdır!
Kendimi de -nitelikli veya değil- izlediğim filmlerin nedeni saymamın, eserle birlikte çoğalma istenciyle elbet bir ilgisi var. Sinemanın arka kapısından dışarıya çıktığım zaman yeniden doğuyorum. Bu durum, dışarıya çıktığınız (doğduğunuz) an'la, eve vardığınız an arasında ki zaman dilimine sıkıca sarılıp, filminize ilelebet sahip çıkmanıza kadar vardırılabilir.
Alt alta sıralayın tüm sevdiğiniz filmleri, neden bu denli seviyorsunuz onları? Bir gün keşfedeceğiniz; ama her nedense keşfedemediğiniz; ve belki de hiç keşfedemeden ölüp gitseniz bile, bazılarını neden bu kadar sevdiğiniz; önünüzde belirecek, ya da ardınızda bırakmış olduğunuz 'an'larla film karelerinin kesişim noktalarının belleğinizde ki yerlerini alarak işaretlenmiş olmasıyla açıklanabilir. Kesin değil kuşkusuz. Ancak, herkesin kendince bir listesinin olması, en azından tespit yapabilme uğraşımızı haklı kılıyor. Kimi üstadlar konuya, yaşam sürer (Bergson); kimi de 'yaşamla kurduğumuz, denetimsiz bağ' diyerek yaklaşıp, kendilerine hallerden hal beğenmişlerdir.
Bakalım; Mata Hari, gizemini kaç filmle daha bakışlarında usul usul saklayacak. Bunu her daim bekliyor olup, çıkışları kollayana ne mutlu.
"Öyle nargile düşkünleri vardır ki, marpucu ağzından hiç çıkarmamak için üçte bir dudakla konuşurlar."Hüseyin Rahmi GürpınarAceleci olmakta fayda vardır.