"Türk Toplumu Değerlerine Uygun Bulduğu Ölçüde Değişimi Benimsiyor"
09.10.2006 - 12:54
Röportaj: Faruk Yazar
Toplumsal değişim, bütün sosyologların üzerinde durduğu, en önemli konulardan birisi olmuştur. Her toplum diğer toplumlarla girdiği ilişki ve ürettiği kültürel değerlerle bir etkileşim alanı içindedir. Toplumsal değişimler kimi zaman çok sancılı, kimi zaman çok doğal yollarla gerçekleşmiştir. Türk toplumundaki sosyal değişimler, derin paradokslar ve çatışmalarla gerçekleşmiştir. Değişimin kaçınılmaz olması, herkes tarafından kabul edilse de bu değişimin nasıl ve ne şekilde gerçekleşeceği her zaman bir muamma olmuştur. Osmanlı Batı ile arasındaki farkı hissettiğinde bir değişim ihtiyacı içinde olduğunu düşünerek çıkış yolları aramaya başlamış ve sancılı bir yenileşme süreci ile kendini toparlamaya çalışmıştı. Eski kurumları yok sayarak, yeni kurumlar üretip değişimi daha parçalı ve toplumsal dokuyu bozacak bir şekilde gerçekleştirmeye çalıştı. Özellikle Islahat ve Tanzimat hareketleri ile "düalist" (ikili) bir yapı oluşmuştur. Eski kurumlar bir kenara bırakılarak, her şeyi sil baştan yapmaya kalkışan bir değişim modeli, Osmanlıyı istediği ilerleme düzeyine taşıyamadı. Peki eksik olan şey neydi? Şerif Mardin'in deyişiyle Türk toplumu değerleri ile bütünleştirip içselleştirdiği ölçüde değişimi benimseyebiliyordu. Merkez ve çevre arasındaki paradigmal uçurum Islahat ve Tanzimat hareketleri ile daha da derinleşmiştir. Merkez ve çevre arasında oluşan doku uyuşmazlığı, toplumsal değişimleri de zorlaştırmıştır. Bugün yaşanan gerilimlerin odağında da çevrenin merkeze yürümesi sonucunda iktidarın paylaşımı kavgası verilmektedir. Çevrenin isteklerine duyarsız kalan merkezdeki seçkinci elitler toplumsal yenileşme ihtiyaçlarını anlayamamışlardır. Bu durumda, ilerleme konseptli sonu gelmez tartışmalara yol açmıştır. Doç. Dr. Mustafa Aydın'la Türk Modernleşmesi, toplumsal değişim ve yenileşme üzerine konuştuk. Mustafa Aydın, değişimin kaçınılmaz olduğunu, fakat bunun toplumsal değerlerle çatışmaması gerektiğini önemle vurguluyor.
Osmanlıda yenilenme ve değişme arayışları ne zaman, hangi gerekçeyle ve nasıl başladı?
Yenileşmenin kısa bir tarifi ile başlayayım. Yenileşme bir model paradigmadır. Toplumlar yüzyıllardan beri değişiyor, gelişiyor ve yenileşiyor. Aslında bir açıdan baktığımızda hiçbir şey yerinde kalmıyor canlılar doğuyor yaşıyor büyüyor, ölüyor. Bir taraftan ağaçlar yeşeriyor sararıyor. Aslında her şey değişiyor. Bu değişme ve yenileşme dediğimiz olgu, modern çağlar olarak nitelendirdiğimiz son birkaç yüzyılın en önemli göstergesidir. 17. yy. da ki gelişmelerden bu yana, yenileşme ve ilerleme kavramları, özellikle yeniden anlamlandırılmış yeniden yorumlanmış ve bu arada bazı temel ilkeler ortaya konmuştur. Bunlara, sosyolojik kültürel paradigmalar deniyor ki, bunların en önemlileri; yenileşme ve ilerleme paradigmalarıdır. Bu yenileşme ve ilerleme belki eskiden de gerçekleşiyordu. Önceden ön görülerek, planlanarak, yönlendirilerek yapılan gelişmelere yenileşme ve ilerleme deniyor. Dolayısıyla bizdeki ve dünyadaki gelişmeler bu yeni anlamlandırma içerisinde gelişmektedir.
Mesela Osmanlı Batıyla karşılaştığında, batıda kültürel bir birikim vardı. Bununla birlikte sanayileşme hamleleri gerçekleşiyordu. Yeni ekonomik sosyal siyasal gelişmeler vardı. Kültürel birikim aynı zamanda bir güç birikimi aradaki farkı görünce planlı programlı olarak, Osmanlı yenileşmeyi düşünüyor. Bunun için nereden başlayabilirim diye kendi kendine soruyor. Osmanlı nereden başladı? Osmanlı ilk başta askeriyeden başladı yenileşmeye. Askeri kuvvetlerinin modernizasyonuna önem verdi. Neden askeriyede başladı? Batı ile arasındaki farkı ilk defa savaşlarda gördü. 1683 II. Viyana bozgunu Osmanlının ne oluyoruz dediği dönemdir. 16. 17. yy. sonları. Bu eksikleri görüp yenilenmek için karar alması, mantıksız değildi. Çünkü bakıldığında ilk eksiklik askeri alanda hissedildi. Bunun için askeri okullar açıldı, eğitim teknikleri geliştirildi ve Batıyla olan mesafe kapatılmaya çalışıldı. Aslında buradaki eksiklik tek başına bir olgu değildir. Toplumsal yapıdaki çözülmeler ilk olarak askeri alana yansımıştır. Toplumsal yapının bütün kurumlarında yeniden yapılanma gereksinimi baş göstermişti. Bu dönüşüm ihtiyacı fark edilemediği gibi Osmanlı'nın düşüşünü de hızlandıran bir etken oldu.
Osmanlı toplumundaki kurumlara bakıldığında sizce ilk önce hangi alanda bozulma başlamıştır?
Bu soruya sosyologların ortak bir yanıtı yok. Ancak şöyle bir şey var; Belki Marksist paradigmanın da etkisiyle bazıları diyorlar ki, sosyal hayat iki konudan etkilenir. Bunlar: ekonomi ve dindir. Ekonomi ve din anlayışındaki kısırlaşma, Osmanlı'yı kendi içine katlanmasına ve büzülmesine neden oldu. Bu durum diğerlerini de hızlı bir şekilde etkilemiştir. Osmanlı'da dini yönden bir içe doğru katlanma ve fikri hayatın bir duraksaması söz konusudur. Klasik İslam medeniyeti anlayışının bir duraksaması olmuştur. Mesela 1981 yılında İstanbul da rasathane yıkılıyor. Rasathanenin yıkılması sembolik bir anlam taşıyor. Klasik kurumlar yıkılarak yerine yeni kurumlar ihdas ediliyor. Bu da kurumların sürekliliğini engelliyor. Dinin kendi içerisinde katlandığını da söyleyebiliriz.
Osmanlı, toplumsal yapısındaki çözülmeleri etkileyen diğer etkenleri ve toplumsal yapıyı iyi analiz edemediği için mi konunun esas noktasını gözden kaçırmıştır?
Toplumsal yapının bütününe ilişkin bir analiz yapılmamış. Düşünün ki toplumsal hayatın önemli bir parçası olan fütuhatlar yapılıyor ve yenilgiler peş peşe geliyor. Dolayısıyla Osmanlı değişimin askeri alanda olması gerektiğini düşünüyor. Biz şimdi olaylara yukarıdan baktığımız için bir takım eksiklikleri görebiliyoruz ama o zaman için bu biraz zordu. Ekonomideki gerilemeyle birlikte Osmanlının düşüşündeki en kritik gösterge, askeri yapıdaki gerilemeydi. Düşüşe geçmiş toplumlarda onu toparlamanın çok zor olduğunu düşünür sosyologlar (Sorokin) A.Tonbee, Osmanlının düşüşünün hızlı olmasında, batının çok büyük etkisinin olduğunu söyler.
"TANZİMAT VE ISLAHAT FERMANI TOPLUMSAL YAPIYI İKİYE BÖLDÜ"
Islahat ve Tanzimat döneminde toplumsal alana da yayılan bir değişme söz konusu değil mi?
1839 Tanzimat fermanı daha çok ekonomik sosyal siyasal değişimleri içeriyor. Askeri konularla ilgili ifadelerde var, ancak genel olarak sosyo - ekonomik içeriklidir. özel mülkiyetle toplumsal mülkiyet arasındaki çizgi çok net değildir. Biliyoruz ki Osmanlı vakıf medeniyeti olma özelliğine sahiptir. Mülk Allah'ındır anlayışı hâkimdi. Batıda ise mülkiyet mutlaktır. Osmanlı, batıdaki değişimin bazı öncüllerini iyi anlamıştır. Bu öncüllerden birisi mülkiyetin göreceliğinin ortadan kaldırılmasıdır. Batının da telkinleriyle hukuk alanında azınlıklar arasındaki farklılıkların giderilmesi sağlanmış, böylece çok yönlü bir değişim ve gelişme olmuştur. Tanzimat ve ıslahatla birlikte bir ikilem ortaya çıktı. Bu durumun bir sonucu olarak, Tanzimat bir düalizm oluşturdu. Batı formunda bir toplum oluşturabilmek için çok yönlü ıslahatlar yapıldı. Eğitimde bir ikilik oluştu. 2. Abdülhamit döneminde modern eğitime çok önem verilmiştir.
Bu ikili eğitim sisteminin harmanlanması mümkün değil miydi?
Bu dönemde bir geçiş dönemi yaşanıyor ve sentezlere gidilemiyor. Eskinin geliştirilmesi yerine eski olan bir kenara konuldu. Yeni olan da diğer tarafa yerleşti. Türk Toplumunun bir özelliği de göçebeler gibi düşünmesidir. Galiba yeni bir yere taşınırken eskiler bir tarafa bırakılıyor yeniden yapılanmaya çalışılıyor. Böyle bir kültür kodumuz var Mesela 11.yüz yıla bakalım. Konya da İnce Minare var, Sırçalı Medrese var, Karatay Medresesi var. Batıda 3 üniversite var. Paris üniversitesi, Padua, köln. bunlar hala devam ediyor. Bu üniversiteler 900 yy.dır devam ediyor. Batı gelenek düşmanıdır aslında gelenekleri karalar ama kendi geleneklerine de çok bağlıdır. Tanzimat'tan itibaren ikilemi derinleşmiş olarak görüyoruz. Şerif Mardin'e göre Osmanlı toplumsal yapısı, merkez ve çevre olarak birbirinden ayrılıyordu. Merkezle çevrenin ayrı ayrı kurumsal yapıları vardı. Merkezin Divan edebiyatı vardı, çevrenin halk edebiyatı. Çevrenin bir şifahi din anlayışı, merkezin ise, kurallı bir din anlayışı vardı. Tanzimat'la birlikte bu ikilem büyük bir sorun teşkil etmiştir. Tanzimat'tan önceki merkez çevre ikilemi yeni bir şekil kazanmıştır. Çevre geleneklerine bağlı kalmış, yerelci olmuş, merkez batıya yaklaşmıştır.
Tanzimat'la birlikte merkez halktan uzaklaştı ve bu da bir gerilim mi oluşturdu?
M. Weber diyor ki, bir halk inanış ve düşünceleri, bir de devlet inanışı ve düşüncesi vardır. Devlet düşüncesi seçkinci tabakanın oluşturduğu, farklı olma isteğinden doğan bir anlayıştır. Bunların arasında belli farklar vardır. Ancak bu çelişki boyutunda olmamalıdır. Bizim toplumumuzda halk ve devlet düşüncesi arasında çok büyük bir fark var. Uçurumlar var.
Bizim toplumumuzdaki uçurumun en bariz özelliği nedir?
Halkın inanışları ve düşüncelerinin temelinde din vardır ve seçkinci tabaka buna karşı bir tavır sergilemektedir. Bu tavır tamamen karşı çıkma özelliğinde değildir. Halk düşüncesi, dini ön plana çıkarırken seçkinci tabaka dini devlet işlerinden ayırır. Son zamanlarda bu tavır sekülarizme dönüşmüştür ve sosyal hayattan dinin ayıklanması haline gelmiştir. Bu seçkinci tabaka tarafından gerçekleşmesi gereken süreç olarak algılanmaktadır.
"TÜRK MODERNLEŞMESİ TEPEDEN İNME BİR ŞEKİLDE GERÇEKLEŞMİŞTİR"
Cumhuriyet döneminde değişimi ne derece gerçekleştirebildik?
Cumhuriyet döneminde değişiklikler öngörüldüğü şekliyle olmadı. Çünkü seçkinciler kendi mantıklarına uygun ama toplumun özümsemeyeceği bir değişim tasarladılar. Toplumun geniş kesimini oluşturan çevre ile iktidarın odağını oluşturan merkez arasındaki farklılıklar nedeniyle, değişim çabaları sorunlu oldu. Seçkinciler, toplumun dinamiklerini, kabullerini göz ardı ettiler. Şerif Mardin diyor ki: "Toplumdaki değişimler toplumların içselleştirebildiği yerlerde olmuştur. İçselleştirmenin en iyi yolu ise toplumun eğilimleri ile bağdaştırabildiği yerlerde olmuştur." Mesela, Meclis içselleştirilmiştir. Çünkü İslam da ki şura kavramıyla özdeş bir yapıdır. Cumhuriyet de cumhurla ilgili bir kavram olduğu için kimse tarafından yadsınmamıştır Toplumun bir şeyi kabul etmesinin temelinde din faktörü yer almaktadır. Toplumsal değişimler, toplumların değişimi içselleştirebildikleri ölçüde gerçekleşir. Mümtaz Turhan, toplum değişim söz konusu olduğu zaman bunun neye yaradığına bakar. Bu değişimin kendisi için faydalı olduğu kanaatine ulaşırsa bunu kabul eder der. Toplumun bir değişimi kabul etmesi onu kendisine yararlı olduğuna inanmasıyla başlar. Kendi değerleri ile çelişmiyorsa bu değişimi içselleştirmeye başlar. Toplumun değişimi içselleştirmesinin en önemli şartı ise, değişim dinamiklerinin dini değerleri ile ne kadar bütünleşebildiği ile ilgilidir. Mesela Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda Türk Toplumu halifeliğin kaldırılmasına tepki göstermemiştir. Halifeliğin mutlak dini bir vecibe olmadığı bu fonksiyonun bir Meclis tarafından da yerine getirilebileceği düşünülüyordu. Nitekim Meclis, bu anlamda çok kolay bir şekilde benimsenmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, cumhurun yani halkın en temel yapısı olarak görülmüştür.
Değişim projeleri amacına ulaştı mı?
Batı dışındaki toplumların gelişimi olarak tanımlayacağımız modernleşme düşüncesinde, her şey planlama mantığı içerisinde işler ve mentalite ile şu ya da bu şekilde bir ilerleme kaydedilmiştir. Ancak bu planlama istenilen şekilde olmuyor ve problemlerle karşılaşılıyor. Türkiye de toplumun dinamikleriyle bağdaşan bir değişim olsaydı ilerleme kat edilebilirdi.