« Anasayfa | Künye | Arşiv 9 Ağustos 2020, Pazar
Gündem: Kültür-
Sanat
Gündem: Hayat
40i Gündem Nöbetçi Köşe
40PENCERE
Yakın Plan
Ahmet Aksoy
Amerikan Kâbusu

İzlence
Mehmet Harmancı
"36": Kifayetsiz Muhterisin Resmidir

[ Sinema -> Sine-sohbet ]

Parslar Vadisi

03.05.2007 - 21:10

Söyleşi: Burçin S. Yalçın

Yerli sinemada son yıllarda teknik olanakların batı standartlarına eriştiği artık dillere pelesenk olmuş durumda. Bunda vakitlice sinema alemine sıçrayan bir grup yönetmenin de payı var. Nereden geldi bu adamlar'! Genel olarak televizyondan çıktılar diyebiliriz. Ama Halka 'daki (The Ring) gibi bir manzara gelmesin aklınıza. Dizi, TV filmi, video klip ve pek tabii reklamdan fışkırdılar. Buralardan kazandıkları paraları sinemaya taşıyan bu yönetmenler az buz da değiller. Abdullah Oğuz, Ömer Faruk Sorak, Ömer Vargı ilk aklımıza gelenler. Hepsi de prodüksiyon şirketlerini şu sıralar sinemaya vakfetmiş durumdalar. Ve elbette Osman Sınav. Aslında daha 1992'de Kapıları Açmak filmiyle Altın Portakal'da En İyi 3. Film ödülünü kazanan bir yönetmenden bahsederken 'taze' sıfatına başvurmak ne derece doğru, tartışılır. Ama Deliyürek: Bumerang Cehennemi öncesi uzun bir süre 'kısık sesle' sinema yapmasından olacak, sanki ilk filmini 2001 'de çekmiş gibi bir vehme kapılıyorsunuz.

Televizyonun pek tartışmalı iki dizisiyle, Deliyürek ve Kurtlar Vadisi'yle, son yıllarımıza damgasını vuran Sınav, takipçileri hemen kafa sallayacaktır, Acı Hayat'la da benzer bir tarife uyguluyor şu aralar. Şimdi dört aylık, kendi deyimiyle, 'rekor' çekim süresi sonunda tamamladığı, yeni gözbebeği Pars: Kiraz Operasyonu için geri sayıma başlamış durumda. Üç katlı, mütevazı prodüksiyon üssü Sinegraf'ın kapısından içeri girdiğimizde, alt kattan Acı Hayat'ın montajından yüksek volümlü diyaloglar kulağımıza kadar ulaşıyordu. Az sonra Sınav'la birlikte, filmin iki kötü adamı Kadir Zebari ile Haşhaşi'ye hayat veren Selçuk Yöntem ve Murat Daltaban'la buluşacaktık.

Ağzından dökülen ilk cümlelerden de kolayca anlayabileceğiniz gibi, Osman Sınav bir enerji insanı. Sadece enerjik olmasından kelli değil, enerjinin gücüne hakikaten inanan bir sinemacı. Yaşamımızdaki her eyleme çevremizdeki enerjinin yön verdiğinden kuşkusu yok gibi.

Ha bunu bir de enerjik filmler çekmesinden anlıyoruz tabii. Bumerang Cehennemiyle dört bir yanımızda alev topları oluşturan yönetmen, yeni filmi Pars: Kiraz Operasyonu'nda ise Doğu ile Batı arasındaki uyuşturucu trafiğinde yolgeçen hanına dönen Türkiye 'nin hal ve gidişine odaklanıyor.

Efsanevi bir narkotik başkomiseri olan babasını 15 yıl önce yitiren Atilla (Mehmet Kurtuluş), babasının izinden gitmektedir. Uyuşturucuyla ölümüne çarpışan genç polis, düzenlediği operasyonlardan birinde uyuşturucu baronlarından Haşhaşi'nin (Murat Daltaban) canını yakar. Kısa süre sonra devreye meşum siyasi güçler girer ve kızağa çekilir. Ancak Atilla, Hollanda'dan İstanbul'un gizemli sokaklarına ve, evet bildiniz, gençlerin bu zehrin pençesine düştüğü okullara kadar uzanacak, hepimizi şaşırtacaktır.

Evet, bazılarımız için esrarlı-eroinli Türk filmleri 80'lerde kalmış olabilir ama son yıllarda sinemacılarımız başlarını yeniden bu 'illet'e çevirdiler. Eh, işin içine Osman Sınav girince, Türkiye'deki sabilerin üzerinde hangi gizli güçlerin tespih şaklattığını bulmak da kaçınılmaz oluyor. Durumun vahameti ise yönetmenin düzenlediği operasyondan sonra toz duman dağılınca ortaya çıkacak.


Osman Bey siz hem bir yapımcı hem de bir yönetmen olarak Türkiye'deki dizi sektörünün en güçlü isimlerinden birisiniz. Aynı zamanda dizi ve filmlerinizin yazım ve yaratım sürecinde de çok aktifsiniz. Vaktinizi bunca şey üzerinde bölüştürmek zor olmuyor mu?

OSMAN SINAV: Zor tabii. Ama ben hiçbir konuda "Vah vah, çok sıkıntı çektik" şeklinde konuşmayı sevmem. Zorsa girme kardeşim! Tabii ciddi bir yük yapımcılık, yönetmenlik, senaryonun içinde olmak Bunların her biri zaten başlı başına bir iş. Ama dünyada da örnekleri yok değil. Böyle olduğunda galiba, zorluğunun yanı sıra daha özgür hissediyorum kendimi. Bunun arkadaşlarıma da yansıdığını sanıyorum. Mesela yapımcı Osman Sınav'ı sete sokmuyorum. Böylece kurtuluyoruz ondan! (gülüyor)

SELÇUK YÖNTEM: Kendi kendisiyle kavga eden bir yönetmen.

SINAV: Şunu da söyleyeyim: Ben her zaman yönetmen tarafımı bir adım önde tuttum. Fars'taki dublör koordinatörleri aynı zamanda Van Helsing, Hellboy, Kara Şahin Düstü (Black Hawk Down) gibi Hollyvvood prodüksiyonlarında da çalışmış isimler. Bunlar çok pahalı filmler...

SINAV: 14 kişilik bir ekiptiler zaten.

MURAT DALTABAN: Benim dublörüm hazırlanıp bir geldi, a-ah aynısı... (gülüşmeler)

YÖNTEM: Bir peruk takmış, adamın saçı yok.

DALTABAN: Saçı vardı onun... Çok etkileyiciydi. Benim hele hiç aksiyon filmiyle de çok yakından bir çalışmam olmadı. İlk defa bu kadar dublörlü bir şeyin içindeydim... Bir oyuncu için çok iyi bir dersti. Patlama, yanma sahneleri falan... Ben de hemen "Nasıl yapıyorsunuz, ne yapıyorsunuz?" diye soruyordum. Hatta benim tırabzanı kırıp düştüğüm bir yer vardı. Adam atladı yani (gülüyor). Meğer bir çukur kazılmış, içine bir şeyler yerleştirilmiş ama... Çok zor iş, çok... Dikkat isteyen iş.

YÖNTEM: Bir anda kayboldu değil mi?

DALTABAN: Kayboldu. Bileğini incitti. Çok maharet isteyen bir iş.

SINAV: Oyuncularla da konuşuyorlar. Tabii gerçek oyuncu aksiyonun o anında nasıl davranacak, nerede duracak falan, bunları da birebir konuşuyorlar.

DALTABAN: Öncesinde dublörle çalışmak gerekiyordu. Ne yapacağımızı çözdükten sonra ben planın bir parçasında hareketi yapıyorum, devamını dublör getiriyor. Yani çok başka tekniklerle karşı karşıya kalıyorsunuz.

YÖNTEM: Bu işlerde cesur olmak lazım, Osman bunun öncülerindendir. Biz tabii Deliyürek'te bu konuda denek olarak kullanılmıştık. Beni hemen yanında uçurum olan bir yerden dokuz metreye beş kere atlattı. Ondan sonra yan bağlarım zedelendi. Doktor dedi ki "Ayağınızı kırmak için ne gibi bir çaba gösterdiniz bu kadar!"


Selçuk Bey, Murat Bey... Sizler filmin kötü adamlarısınız. Nedir kötülük dereceniz?

YÖNTEM: Şöyle bir tüyo verelim: Düşman kardeşleriz biz. Zamanında ortak girdikleri bir işi sonradan bir husumete dönüştürmüş, düşman kardeşler diyebiliriz. Yani racon olarak düşman kardeşler. Sonra birinin bıraktığı işi ötekisi onu yok ederek tekrar devralma mücadelesi veriyor. Filmin bir koridoru böyle.

SINAV: Hikayenin büyük koridoru, ana arteri o. Polis o koridoru çözmeye çalışıyor.

YÖNTEM: Evet. Beni alt ederek uyuşturucu dünyasının üzerine konmaya çalışan bir insan Murat'ın canlandırdığı Haşhaşi. Ve filmdeki bu narkotik olayının toplumsal olumsuzluklarının yansımasına da giden başka bir dramatik yapı var, tüm bunlardan ortaya böyle bir film çıktı.

SINAV: Hikayenin 16 yıl öncesi ve 16 yıl sonrası var...


Udo Kier'le karşılıklı sahneleriniz var mıydı?

SINAV: İkisinin de var.

YÖNTEM: Zaten Udo Kier benim uluslararası piyasayı ele geçirmek için öne sürdüğüm adam. Benim piyonum.

SINAV: Evet, arkasındaki adam Kadir Zebari. İşbirliği yaptığı, uluslararası uyuşturucu baronu ama arkasındaki asıl pazarın büyük patronu, oyunu kuran Selçuk'un karakteri. Oyunun karşısındaki daha önceki büyük oyunu kuran da Murat'ın oynadığı karakter (Haşhaşi).

YÖNTEM: Ben hayatımda silahı ilk defa Osman Sınav'la yaptığım bir filmde gördüm. Ortaya çıkartırlarken setten kaçmış bir adamım. Ama silah kullandığım zaman bana "Silah kullanmayı nerede öğrendin? Gözünü kırpmadan ateş ediyorsun" derler.

SINAV: Şöyle bir anekdot var, onu da anlatayım burada (gülüyor). Diyarbakır'da Deliyürek: Bumerang Cehennemini çekiyoruz. Tabii silahlı bir proje, ortada silahlar dolaşıyor. Selçuk silah gördükçe (taklit! ederek) "Oof, kaldırın bunu, kaldırın, şeytan doldurur ha!" şeklinde tepkiler veriyor. Dedim ki "Ya usta, Bozo diye bir karakteri oynuyorsun, bu adam göz kırpmadan, hatta namluyu adamın ağzına sokup tetiği çekebilecek bir adam. Silahı çakmak veya tespih gibi kullanan bir adam bu. Nasıl yapacağız biz bu işi?" Bana dedi ki "O ayrı, ben oyuncuyum, onu orada yaparım." Diyorum ki içimden "Ulan herifin görmeye tahammülü yok, nasıl olacak bu iş!" (gülüşmeler) Bir gün dinlenme günümüzdü, "Kalkın" dedim, "gidiyoruz!" Polisin bir poligonunu ayarlamıştık, hep beraber oraya gittik. Koyduk işte silahları. Selçuk şimdi" yani? Dolu değil değil mi bunlar?" şeklinde takılıyor Bunu şunun için anlatıyorum: İnanın beni çok şaşırtan bir adam. Atmaya başladı, gayet de isabetli atışlar yapıyor. Benim diyen insan silahı patlattığı anda gözünü kırpar. Çünkü göz refleksi zaten istem dışı çalışır. Oyunculuk da istem dışı kaslarını bile istem dahilinde çalıştırabilmektir. Bakıyorum kare kare slow motion'da, kırpmıyor!


Osman Bey, sizin Bumerang Cehennemi öncesi yarım düzine filminiz var. Bu filmler gösterim şansı bulabildiler mi?

SINAV: Bazıları bulamadı, bazıları sinema filmi formatında çekildi ama TRT'de oynadı, vizyona girmedi. O yıllarda bazen vizyona girmek bile çok zordu. Türk filmleri yakın bir zamana kadar sinemalarda yer bulamıyordu. Türkiye'de böyle çok acayip bir değişim oldu. Şimdi de önce Türk filmlerini dağıtıyor Amerikan menşeli dağıtımcılar. Hangisi daha çok iş yapıyorsa... Şimdi Türk filmleri iş yapıyor. Önce Türk filmlerine yer açılıyor, sonra aralara yabancı filmler yerleştiriliyor. Ama kesilen bilet sayısını da artırmamız lazım. Geçen seneki rüzgar bu sene film sayısını artırdı.

YÖNTEM: Ama niteliği yok etti.

SINAV: Niteliği yok edince de seyircide negatif bir enerji oluştu. Gelecek seneye bu negatif enerji yansıyacak. Tabii herkes iyi olsun diye film yapıyor. Ama bir Babam ve Oğlum iyi bir iş yaptı, bence güzel de bir hikaye ama 30 prodüktörü batırdı bu sene.

YÖNTEM: Niye? Herkes aynısını yapayım mı dedi?

SINAV: 500 bini, 300 bini bulan...

YÖNTEM: Onun gibi film yapmaya kalktı.

SINAV: Demek ki 500 bin dolara film yapınca patlayabiliyor da. Ya patlarsa? Bir patlatayım köşeyi döndüm abi deyip... Halbuki o böyle bir şey değil, onu doğru tahlil etmek gerek.


1995 ile 2001 arasındaki dönem arasında bir boşluk var. Nelerle uğraştınız o arada?

SINAV: O arada özel televizyonların, sektörün kendine gelmesi söz konusuydu. Ben de oralarda dolaştım. Şu anda da şöyle bir durumdayız, bunu geliştirmemiz lazım aslında: Televizyonun yarattığı starlara yaslanarak film yapıyor Türk sineması.

YÖNTEM: Şimdi onu söyleyecektim, bir popülizmle hareket ediyor sinema. Gerçek değerleriyle hiçbir zaman ilgilenmiyor.

SINAV: Televizyonda da ben o popülizmle iş yapmadım. Tam tersine o popülizmle, reyting beklentisiyle yapılan işlerden kaçınıp, 'no name' (şöhretsiz) isimlerle, bununla birlikte sadece hikaye ve projeye güvenerek işler yaptım. Pars'ta da aynı tavır var. Sonuçta Mehmet Kurtuluş da Fatih Akın filmleriyle adını duyurmayı başarmış, ama büyük kitleleri salonlara çekebilecek bir yıldız olmaktan uzak bir isim...

SINAV: Mehmet'le atıyorum bir galaya gidiyoruz, basın var orada. Kimse görmüyor onu orada. Filmde ufak rolleri olan ve televizyondan tanınan bir sürü oyuncu var, onların peşindeler. Ama çok iyi bir aktör, disiplinli, işini iyi yapan bir adam. Pars'ın kadrosu biraz böyle kadro. Mesela Murat (Daltaban)... Seyirciye sorarsan ne tiyatrosunu bilirler ne de başka bir şeyini. Murat, Hırsız - Polis'teki adam.

DALTABAN: Riske girmeyince de aslında yeni bir şey ortaya çıkarmak mümkün değil. Riske girip en parlak şekilde tasarlanıp ortaya çıkartılması gerekiyor ki, bence Osman Sınav da o açıdan önemli işler yapıyor. Pars bir standart koyacak ortaya ve bu standart Türk sinemasında bir çıta olacak.


Çok uzun soluklu oyuncu-yönetmen ilişkileri vardır. Selçuk Bey sizin de Osman Bey'le durumunuz oraya gidiyor galiba...

YÖNTEM: Osman Sınav'ın yaptığı herhangi bir işte olmamam mümkün değil. O koymazsa ben kendimi koyarım (gülüşmeler). Bir gün konuşuyoruz da, şöyle bir dizi var dedi, anlattı, anlattı, "Bakma öyle, yapmama şansın yok" dedi sonra da (gülüşmeler). Tanrı izin verdiği sürece de olacak.

SINAV: Şimdi burada şöyle de bir şey var. Ben Murat'la da ilk defa çalıştım. Uzaktan biliyordum. Murat burada da gördüğünüz gibi yumuşacık bir adam. Kötü adam diyince, buradaki karakteri Haşhaşi hakikaten kötü bir adam. Ya bu nasıl olacak derken, bu da bir sırdı ama burada söyleyeyim, benim Murat'la bu kötü adamı nasıl çıkarırız diye düşündüğüm anlarda, fikir ortağım Selçuk Yöntem'dir. Murat'tan bu adam çok iyi çıkar noktasında bayağı bir konuştuk.

DALTABAN: (Selçuk Yöntem'e) Yüzünü kara çıkarmadım inşallah.

SINAV: Yani gerçekten teşekkür ederim çünkü bir hazine buldum.

DALTABAN: Aynı dili konuşmak zor aslında. Aynı dili konuşur hale geldikten sonra ancak ekip olunuyor galiba. Herkesin kendi alanında işine titizlik göstermesi gerek.


Peki buradan Kurtlar Vadisi'ne geçersek...

SINAV: (Kalkarmış gibi yapıyor) Ben gidiyorum.


İlişiğinizi kestikten sonra diziyi ekrandan izlemeye devam ettiniz mi?

SINAV: (Derin bir nefes aldıktan sonra duraklıyor) Yok. Gerçekten etmedim. Çünkü zaten takip edemiyordum, yoğun bir çalışma tempom olduğu için...


Merak etmediniz mi peki?

SINAV: Yok hayır, benim için bitmişti, onlar bir şekilde yollarına devam ettiler.


Pars'a dönelim o zaman. Çekimler için birçok ülkeye gittiniz değil mi?

DALTABAN: Ben Malta'ya gittim. Oranın dokusu çok güçlü bir doku. Hocanın (Osman Sınav'ı kastediyor) anlatımına çok yatkın bir dokuydu o. Malta'dan çok iyi resimler çıkardık.

SINAV: Evet, evet. Tarihte Malta bütün dönemlerde korsan yatağı. Akdeniz'in ortasında geleni geçeni Deli Dumrul gibi oradan tutabilirsiniz. Ya da saklanabilirsiniz.

DALTABAN: İşin ilginç yanı, bir adadan söz ediyoruz ama girip saklanıyorsunuz. Dört tarafınız kapalı bir yerdesiniz aslında. Çok yüksek bir mimari var etrafınızda. Dışarıyla ilişiğinizi tamamen kesebileceğiniz bir mimari. Onun için de herhalde yüzyıllar boyunca Akdeniz'in konuşlanılabilecek en önemli mekanlarından biri olmuş. II. Dünya Savaşı'nda Hitler orada konuşlanmış.


Batı ile Türkiye arasında akıp giden uyuşturucu trafiğinde Pars'ın durduğu yer neresi? Film bize resmin ne kadarını gösterecek?

SINAV: En küçük resimden, yani okullardaki uyuştrucu kullanımından Türkiye'nin uluslararası bağlantılarındaki tepedeki büyük resme ulaşmaya çalışıyoruz. Polis, tüketimin yapıldığı en küçük birim olan okullar ve uyuşturucu kanalları... Bu üçgen içinde geçiyor. Ve bunun uluslararası bağlantıları var. Bu resimden yola çıkarak daha büyük resimlere ulaşmaya çalışacağız. Hikayesi veya dramatik yapısı değil de, kavram olarak biraz French Connection'a (Kanunun Kuvveti) benziyor. Narkotik polisinin uyuşturucuyla ilgili çok sıkı filmlerinden biridir o. Amerika'daki uyuşturucunun Fransız bağlantısını anlatır. Şu an dünyada Afganistan'dan New York'a kadar giden yol üzerindeki en önemli bağlantı Türkiye'dir, "Turkish Connection' yani. Afganistan'dan başlayıp İran'dan ve bizim üzerimizden geçerek Avrupa ve ABD'ye ulaşan bir kanal var. Avrupa'dan da bize doğru başka bir yol var. Bu yol yeni açılan bir yol, 10 sene önce yoktu. Şimdi trafik tersine de dönmeye başladı yani.


Mehmet Kurtuluş projeye nasıl girdi?

SINAV: Mehmet dört-beş yıldır takip ettiğim bir oyuncu. Bir ara da Güven (Kıraç) bana çay içmeye geldiğinde beraber gelmişlerdi, tanışmak da istemiştim. Hikaye o zamanlar aklımda vardı zaten. Pars'a hazırlandığımızda İtalya'da bir film çekiyordu ama bizim çekim tarihimize kadar bitecekti. Sonra senaryoyu verdim. Senaryo üzerinde notlarıyla geldi. Beni en çok heyecanlandıran, senaryoyu doğru okumasıydı. Mesela benden bir şey istedi. Hikayede 16 yıl öncesi var, babası falan... "Kim oynayacak babamı? Keşke babamın sahnelerini önce çekebilseniz de ben onu izleyebilsem! Çünkü bu adam babası aslında. Öyle bir kitlenmiş ki babasına, babasını oynuyor hâlâ" dedi. Bunu bir oyuncu olarak görmesi çok hoşuma gitti. Babasını Uğur Polat oynuyor. Onun bütün sahnelerini izledi ve ondan birtakım izleri kendi çekimlerine taşıdı.


Udo Kier'in sete ilk geldiği anı hatırlıyor musunuz? Nasıldı ilişkiniz?

SINAV: Sete ilk geldiği gün arabadaydım, tak diye geldi arabanın içine. Oturduk hemen senaryoyu konuşmaya başladık. Karakteri Klaus'a bir aksesuar yapmak istiyordu. Yüzük falan... Hani siyah bir kediyle gelsem falan diyordu. Onu söyleyince kendi kendime "Bu adamla uğraşacağız galiba" dedim (gülüşmeler). Sonra ona bir sürpriz yaptım. Ona bir baston hazırlamıştım, bastonu görünce "Vaov!" dedi. Dedim ki "Onu çek bakayım şöyle!" Çekti, bastonun içinden bir kılıç çıktı. Ve büyülendi. Çok memnun oldu. Arabadan indi, başladı yürümeye (ayağa kalkıp bastonla aksayarak yürür gibi yapıyor). Bütün setle tanışıyor, bastonla, aynen. Tabii setteki herkes anladı ki, Klaus geldi! Giderken şöyle dedi ama: "Biliyordum, o kadar olmayacak, aptalca bir şey istedim ki, amacım bakalım tahrik ettiğimde ne yapacaklar, onu görmekti. Tahrik ettim ve beni şaşırttınız."

YÖNTEM: Strasbourg'dan boşuna taşımamışız o bastonu.

SINAV: Evet usta.

Empire Sinema Dergisi, Nisan 2007

Üç katlı, mütevazı prodüksiyon üssü Sinegraf'ın kapısından içeri girdiğimizde, alt kattan Acı Hayat'ın montajından yüksek volümlü diyaloglar kulağımıza kadar ulaşıyordu. Az sonra Sınav'la birlikte, filmin iki kötü adamı Kadir Zebari ile Haşhaşi'ye hayat veren Selçuk Yöntem ve Murat Daltaban'la buluşacaktık.  
EkstraTümü »

» Küçük Arap'ın Fendi Önyargıları Yendi / Hale Sert
» Edebî Eserlerin "Filim Diline" Tercümesi / Erol Güney
» Sinema Sanatıyla İlgili Kitaplar
» Çürüyen Sinema / Susan Sontag (Çeviren: Ahmet Yurtkul)
İz BırakanlarTümü »

» Biraz Sakar Biraz Çirkin Fazlasıyla Komik Bir Fenomen: Kemal Sunal / Ahmet Aksoy
» Gerilime Bir Adım Daha Yakın Çekim: Brıan De Palma / Abdullah Ömer Yavuz
» Direnişçi Bir Makinistin Portresi / Zafer Işık
» Gerilime Bir Adım Daha Yakın Çekim: Brian De Palma / Abdullah Ömer Yavuz
» Sinema Literatürüne Spaghetti Western'i Kazandıran Adam: Sergio Leone / Ahmet Aksoy
Haber-Veri-YorumTümü »

» Mithat Bey'in Biriktirdikleri / Sedat Palut
» Karanlıktan Yalnızlığa... / Sedat Palut
» Recep İvedik Sendromu / Sedat Palut
» Dünyanın Orta Yeri Sinema / Sedat Palut
» Süt ve Yalnızlık / Sedat Palut

Yorum yazabilmeniz için üye olmanız gerekiyor. Üye olmak için tıklayın.

(Üye iseniz sayfanın en üstünde sağ tarafta yer alan kısımdan giriş yapmalısınız.)


Henüz yorum yapılmamış.

Üye Girişi
Kullanıcı adı
Şifre
Beni hatırla
Şifremi unuttum!
Ücretsiz Üye Olun!
Son 10 Yorum
toplantı (10.12.2013 - 17:25)
tek söğüt (26.02.2013 - 01:08)
yok var, var var (26.02.2013 - 01:06)
Hoş bir yazı (17.08.2012 - 00:19)
beklerken (27.05.2012 - 21:07)
bir yorum (21.12.2011 - 20:20)
bir yorum (21.12.2011 - 20:13)
işte tam da böyle (18.11.2011 - 20:37)
Gitmek (18.11.2011 - 19:53)
ELİF LAM RA (28.10.2011 - 00:02)
Yorum için üye olun!