« Anasayfa | Künye | Arşiv 13 Kasım 2018, Salı
Gündem: Kültür-
Sanat
Gündem: Hayat
40i Gündem Nöbetçi Köşe
40PENCERE
İki Nokta Üst Üste
Esma Ürkmez
Matbaadan Tanıtıma Koş!

Yeşilde Durmak
Hale Sert
Kanaviçe

Olay Yeri İnceleme
Zehir Hafiye Battal Küttab
Tezekten Terazi ya da Çok "hit" Alan Hep "tıklanan" Yazı Budur!

[ Kitap -> Halep&Arşın ]

"Tasavvuf Neşriyatı" Tartışması

02.10.2006 - 00:53

» Tasavvuf Metinleri Niçin Neşredilmemeli? / Dücane Cündioğlu (22 Temmuz 2006 - Yeni Şafak)
» Tasavvuf Metinlerinin Neşri İrşad Değil, İfsaddır! / Dücane Cündioğlu (23 Temmuz 2006 - Yeni Şafak)
» Kitap Postası Sordu: "Tasavvufi Eserlerin Neşri İrşad mı Eder, İfsad mı?" / Hazırlayan: Kâmil Büyüker (Kitap Postası, Eylül 2006, Sayı: 18)
» "Buna" Katılıyor musunuz? / Dücane Cündioğlu (9 Eylül 2006 - Yeni Şafak)



· TASAVVUF METİNLERİ NİÇİN NEŞREDİLMEMELİ? / DÜCANE CÜNDİOĞLU

(22 Temmuz 2006 - Yeni Şafak)

1. Söyleyen ve söylenen'den bağımsız olarak her söz'ün özgül ağırlığı vardı bir zamanlar; zira söz'ün kendisi, söyleyen ile söylenen'i temsil ediyor olması dolayısıyla bizatihi kutsaldı. Söz çoğalınca, söz'ün ağırlığı tabiatıyla söyleyen'in ve söylenen'in değeriyle mütenasib olmaya başladı; böylelikle söz kadar, söyleyen de, söylenen de ciddiye alınır oldu. Değersiz ve gayr-ı ciddi olan, hiçbir surette söz'ün konusu olamazdı. Aksini düşünenler susmaya başladılar bu yüzden.

2. Yazı'nın ortaya çıkışıyla, yazar'dan ve yazılan'dan bağımsız olarak her yazı özgül ağırlığa sahip oldu; zira yazı'nın kendisi, yazan'ı ve yazılan'ı (söz'ü) temsil etmesi itibariyle kutsallaştı. Yazı çoğalınca, daha doğrusu yazı, ehil olmayanların eline düşünce, kimin neyi yazdığı önem kazanmaya başladı. Artık sadece yazı değil, yazan da, yazılan da itibar şartları arasına dahil oldu. Değersiz ve gayr-ı ciddi olan, hiçbir surette yazı'nın konusu olamazdı. Aksini düşünenler, yazmaya karşı çıkıp sadece konuşmakla yetindiler. Nitekim sohbetin kıymet kazanması bu yüzdendir.

Duygu, düşünce ve davranışın yerini nasıl söz aldıysa, yazı da söz'ün yerini aldı. Yazı toplumlarında yazılmayan sözün ne kıymeti olabilirdi? En nihayet söz uçar, yazı kalırdı. Kalıcı olan makbuldü. Kalıcı olan yazı olduğu için, yazı bizatihi makbul ve muhterem idi.

Matbaanın icadından evvel böyleydi, peki ya sonra?

3. Matbaanın icadından sonra bizatihi yazı'nın değeri azaldı, basılmış (matbû) ve yayılmış, yayımlanmış (neşredilmiş) olan kıymet kazandı. Yazmak, yaymak veya yayımlamak demek değildi. Fakat basmak öyle mi? Basılan, hem de aynı anda yaymaya, yayımlamaya eş bir anlam kazanıverdi. Çünkü değersiz olan basılamaz ve dolayısıyla neşredilemezdi; basılıyorsa ve yayımlanıyorsa değerli olmalıydı. Aksini düşünenler, yazdıklarını basmayı reddettiler, yazdıklarının ehil olmayanların eline geçmesinden çekindikleri için reddettiler.

4. Elektronik yazım ve yayım imkânlarının genişlemesiyle basılı metinlerin de değer kaybettiği bir devrin başlarındayız. Görsel olan yazılı olanın önüne geçiyor doğal olarak; zira idrak-ı hissî (duyular) her zaman idrak-ı aklî'ye (zihne) galebe çalar. İlkini kullananlar, ikincisini kullananlardan çoktur da ondan galebe çalar. Neşriyat sahasının ticarî hevesleri tatmin etmesinin bir sebebi de budur; müşteri çoğalmaktadır çünkü.

5. Bugün ne yazık ki birçok tasavvufî metin, peşisıra tercüme edilip yayımlanıyor ve böylelikle bu metinler, onları okumaya ehil ve salih olmayanların eline geçiyor. Anlama ve kavrama kabiliyetleri gerekli terbiyeden geçmediği halde, ehil olsun olmasın bu metinleri (güya) okuyanların, anlamadıkları/kavramadıkları meselelerde ileri-geri sözler sarfetmeleri kolaylaşıyor.

Tercümelerin ehil kimseler tarafından yapılması gerektiğini söylemediğim gibi bu metinlerin tercüme edilmemesi gerektiğini de söylüyor değilim. Bilakis söylemek istediğim şu: Bu eserler nâ-ehillerin önüne atılmamalı, inciler, ehil olmayanların ellerinde misket haline getirilmemeli... Meselâ İbn Arabî hazretlerinin birçok eseri, avam için hiç de gerekli olmadığı halde ardısıra piyasaya sürülüyor ve hem halka, hem de bu âsar-ı güzîdeye yazık ediliyor.

6. Eskiden tekkelerde dahî her metin her müride okutulmaz, her derviş her sohbet halkasına dahil olamazdı. Liyakat kesbetmeden okunulacak metinler, okuyanlara yarardan çok zarar getireceği için salikler sıralarını beklerler, liyakat kesbettikleri kanaati hasıl olursa, yani izin çıkarsa bu metinler kendilerine okutulurdu. Birçoğunu tek başlarına da okumazlar; bilâkis bu metinler ehlinin/erbabının dizinin dibine çökülerek kendilerinden tahsil edilirdi. Hangi metni okuduğunuz önemli değildi; hangi metni kimden okuduğunuz önemliydi.

Tasavvuf metinlerinin önemli bir kısmının, avam için değil, bilâkis ehli için, erbabı için yazıldığı dikkate alınırsa, bugün uluorta basılıp yayımlanmalarının niçin büyük bir mahzur teşkil ettiği anlaşılır sanırım.

7. Eskiden terbiye edenler terbiye edecek oldukları kimseleri bizzat seçerler, herkesi sohbet ve irşad halkalarına dahil etmezlerdi. Ahvalinden haberdar olduklarını sabır, tahammül ve tesamuhla uzun bir terbiye sürecine sokarlar, her adımlarında yanıbaşlarında durmayı bir vazife telakkî ederlerdi.

Şimdiyse herşey tersine döndü. İnanın, bu hiç de hayra alâmet değil!



· TASAVVUF METİNLERİNİN NEŞRİ İRŞAD DEĞİL, İFSADDIR! / DÜCANE CÜNDİOĞLU

(23 Temmuz 2006 - Yeni Şafak)

Reiner Maria Rilke, birgün derin düşüncelere dalmış olan Rodin'in yüksek bir şükran duygusuyla ağzından "Anlamaya başlıyorum" (Je commance á comprendre) sözcüklerinin döküldüğünü söyler. Rodin sözlerine şöyle devam etmiş:

- "Bunun da nedeni, bir şeyi anlamak için yoğun çaba harcamamdır; bir tek şeyi anlayan, her şeyi anlar çünkü."

Anlamaya başlıyorum...

Anlamak, pek öyle sanıldığı kadar bir çırpıda kendisine ulaşılıveren bir hâl değildir; meşakkat ister, yorulmak ister, yoğun çabalar sarfetmek ister. Herhangibir şeyi anlamaktan söz etmiyoruz; bilâkis bir şeyi anlayıp anlamadığımızdan emin olmayı kastediyoruz; "anlamaya başlıyorum" diyecek denli derin bir kavrayış hâlinden, eşyanın hakikatini anlayıp kavramaktan söz ediyoruz.

Bazen anlarsınız, ifade edemezsiniz; bazen de ifade edersiniz ama ifade ettiğinizin ne anlama geldiğini bilemezsiniz.

Anlamak bir hâldir ve bu hâlin bile kendi içinde bitimsiz mertebeleri vardır. Tamam, doğru anlıyorsun, ama acaba hangi mertebede?

Anladığını zannettiğin nice şey vardır ki daha yukarı mertebelerde o 'anlayış' -kelimenin tam anlamıyla- 'anlayışsızlık' olarak görünür sana. "Güya ben de anladığımı zannetmiştim" dersin. Anlamadığını anlamamışsan, nice anlayışın bir adım sonra anlayışsızlığa dönüştüğüne hiç tanık olmamışsan, bu tür açıklamaları "işi yokuşa sürmek" şeklinde yorumlamaktan kaçınamazsın; anlamanın, bilmenin bir ayrıcalık gerektirdiği hakikatine tahammül edemezsin.

Herkesin 'ilim' sahibi olması gerekmediği gibi, herkesin her ilmin sahibi olması da gerekmez. Bilinecek olanlar çok, zaman ve imkânlar ise kısıtlı. "Bilmediklerimizi bilenlere sorarak veya yazdıklarını okuyarak öğreniriz" tesellisi fevkalâde aldatıcıdır. Niçin? Çünkü herkesin her şeyi bilmesi ve anlaması gerekmez. Nasibi de olması gerekir; yani bilmeyi istediği şey'le arasında bir nisbetin, bir oran ve orantının bulunması da gerekir. Arada nisbet yoksa, tâlibin nasibi de yok demektir. Önce nisbet kurulmalı, nasib gelmeli, ardından da anlama/bilme hâli beklenmeli...

Tasavvuf metinlerini alıp eve yığmak, gelişigüzel o sayfalarda dolaşmak, beylik bir iki alıntıyla bu işlerden anlıyormuş gibi davranmak nefse güzel görünen aldatıcı hâllerdendir ve fevkalâde zararlıdır, hatta tehlikelidir. Niçin? Çünkü anlamadığın şeyleri anladığını zannedersin; 'hâl' böyle olunca, anlamak, bilmek için senden istenen koşulları yerine getirmek gereği duymazsın. Sonuç? Sonuç: hüsrandan başka ne olabilir ki!

Bu yüzden tasavvuf metinleri uluorta yayımlanmamalı, ehil olsun olmasın her önüne gelen kişinin bu kitapların mahremiyetine tecavüz etmesine izin verilmemeli. Halka merhamet edilecekse, bu suça ortak olunmamalı!

Aralık 1997'de Dergâh dergisinde "İbn Arabî'nin Yorumu, Aksekili'nin Suâli, Babanzâde'nin Cevabı" başlıklı bir makale yazmış, sâbık Diyanet İşleri Reisi Ahmed Hamdi Akseki'nin (vef. 1951), İbn Arabî'nin Kur'an ayetlerini tefsir tarzıyla ilgili olarak Babanzâde Ahmed Naim'e (vef. 1934) yazmış olduğu 13 Temmuz 1934 tarihli mektubuyla, 3 Temmuz 1934 tarihli cevabî mektubu bir arada yayımlamıştım.

Son devrin büyük mutasavvıflarından Fatih Türbedârı Ahmed Amiş Efendi'nin (vef. 1920) damadı olan Babanzâde, vefatından 20 gün önce yazdığı bu mektupta Aksekili'nin sorularını cevapladıktan sonra sözlerine şöyle son verir:

- "İşte suâlinize karşı hacâleten imlâ edebildiğim bir sürü sözler bunlardır. Şeyh-i Ekber hazretlerinin nazarımda makamı pek büyüktür. Mevzû-i bahs âyet-i kerîmede ehl-i cem'in hâline işaret sezip beyan etmek istemiştir. Bu gibi sözlerin, sizin ve bizim halka ta'mim maksadıyla yazdığımız yazılarda neşredilmesini hiçbir zaman tensîb edenlerden değilim. Bunlar bir sınıf-ı mahsûs için kıymetli olabilirlerse de umûmu -korktuğunuz gibi- dalâlate, zendaka'ya sevkedebilir. Binaenaleyh sizin fikrinizi tasvîb etmekle beraber, Şeyh-i Ekber hazretleri hakkındaki hüsn-i zannımın da zerresini feda etmem. Bâki âfiyette dâim olunuz efendim."

Bu işin erbabı, İlm-i Hak'ın (Hakikat Bilgisi'nin) öteye beriye saçılmasına rıza göstermez, bu bilgilerin ehil olmayanların eline geçmesinden, bu gafillerin de halkı nâ-hak yere yoldan çıkarmasından çekinirlerdi.

İrşad başkadır, tebliğ ve propaganda daha başka... İrşad, muhatabın mukteza-yı hâline göre davranmayı gerektirir. Yayıncıların ve onlara çanak tutanların İbn Arabî'nin âsar-ı güzidesini pazara çıkarmakla yaptıkları şey, ne yazık ki irşad değil, ifsaddır.



· KİTAP POSTASI SORDU: "TASAVVUFİ ESERLERİN NEŞRİ İRŞAD MI EDER, İFSAD MI?" / HAZIRLAYAN: KÂMİL BÜYÜKER

(Kitap Postası, Eylül 2006, Sayı: 18)

Dücane Cündioğlu Yeni Şafak'ta 23 Temmuz tarihli yazısında, tasavvufi eserleri neşretmek irşad değil ifsaddır, dedi. Biz de bu vesileyle ilgili yazar, akademisyen ve yayıncılara buna katılıp katılmadıklarını sorduk.


Prof. Dr. Mustafa Kara
Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

Önce konu ile ilgili sufilerin tavırlarına bakalım:
1. Bazı sufîler eline kalem almamıştır.
2. Bazı sufiler yüzlerce eser yazmıştır.
3. Bazı sufîler "ehlinin okuması gerekir" demiştir.
4. Bazı sufîler "kişiye özel" mektuplar kaleme almıştır.
5. Bazı sufîler yazdıkları eserleri imha etmiştir.

Tasavvuf bir gönül yolculuğu ve gönül eğitimi olarak ele alınırsa kalemden çok kelâmın, kitabetten çok muhabbetin öne çıktığı söylenebilir. Her tercümeyi bir "ihanet" olarak gören görüşün haklı yönleri olabilir. Bilmek gerekir ki yeryüzünde nice zihin ve gönlü muhtelif dillerden yapılan tercümeler uyandırmıştır. Kimin hangi metinle "zincir'ler kıracağını kestirmek mümkün olmadığı için tercümelere bütünüyle karşı olmak doğru değildir. Ama "tasavvufî eserler satıyor, tercüme ettirelim, bastıralım, kazanalım, kat, yat alalım" zihniyetine de fetva vermek mesuliyeti muciptir.

Bir an için Mevlana'nın hiçbir eserinin Farsçadan, İbn Arabi'nin hiçbir eserinin Arapçadan tercüme edilmediğini düşününüz. Sufilik düşüncesi için değil, insanlık düşüncesi için ne büyük bir açık olurdu!

Bir sufi sözü şöyledir: "Herkes denizden elindeki kap kadar su alabilir." İnsanoğlu dünya klasiklerine her zaman muhtaçtır. Bir eseri okumanın tabii yolu eseri yazıldığı dilden okumaktır. Sağlıklı, sıhhatli tercümeler bizim gibi "dilsiz"lerin işine geliyor. Gelişigüzel tercümeler ise kafamızı ve raflarımızı şişiriyor.

Hülasa "tasavvufi eserleri neşretmek irşat değil ifsattır" cümlesi konunun tartışılması için bilerek söylenmiş "sivri" bir cümledir diye düşünüyorum.


Prof. Dr. Mahmut Erol Kılıç
Türk-İslam Sanatları Müzesi Başkanı

"Tasavvufi eserler neşredilmemeli!" sözündeki mutlak hüküm rahatsız edici. Bununla beraber bazı hakikat paylarını da içermiyor değil. Kail bunu ne maksada binaen söylemiş bilemem ama meselenin tasavvufi yorumunu şöyle yapmak mümkün. Tasavvuf! anlayışa göre maddi alem, yaratılmışlar alemi manevi alemin kabuklaşmış halidir ve onun bir zarfıdır. Tıpkı bunun gibi bütün yazılı metinler de fiziki oluşumları itibariyle yaratılmış nesnelerdir. Binaenaleyh bütün yazılı ibareler beden hükmündedirler, cesede karşılık gelirler. Bunlara kutsal kitaplar da dahildir. Tabii ki esas olan ruhtur. Dolayısıyla nasıl beden ruha bir zarf oluyorsa yazılı eserler de bir mânâya zarf olurlar. Şairin "Nihan ettim kelamım gerçi mana aşikâr oldu Söz oldu perde-i hüsnün o perde vasfı yâr oldu" sözleri bu manadadır. Onun için kutsal kitaplardaki sözlere "âyet" denir. "Ayet" hakikatine işaret eder. Dolayısıyla âyete bakılarak o âyetin hakikatine, ruhuna urûc edilir, yükselinir. İşte ariflerin kelamları ve nutukları o yüksek mânâlara yükselmeyi gerçekleştirmiş bu kişilerin oralardan aşağıya beraberlerinde indirdikleri bilgileri taşırlar. Tasavvuf geleneğinde "kitabî" olan "insanî" olanı açıklamak içindir. Bir diğer tabirle "mânâ" insan, "kitap" ise zarftır. Kitap insanı açıklamak içindir. İnsan olmasa kitap bir şey ifade etmez. Ayette geçen "Şüphesiz bu Kur'an bir gizli kitabın içindedir" ifadesindeki "Gizli Kitap" bir manada insandır. Kitap kitabın içindedir. Bir Hadisi şerifte yer alan "İnsan ile Kur'an ikiz kardeştirler" sözünde yatan sır da bu manayadır. Tasavvuf geleneği içerisinde yetişmiş olan arifler ki bize göre "insan" bunlardır kitap yazma hevesi ile veya modasıyla kitap yazmış değillerdir. Kendilerine "Yaz!" denildiği için yazmışlardır. "Dur!" denilen yerde de durmuşlardır. Hatta hiç yazma niyetinde olmayan bazıları bile mecburen yazdıklarını söylerler. Bu yönüyle demek ki tasavvuf geleneğinde de kitaplar yazılmış, çoğaltılmış ve matbaanın icadından sonra da basılı hale gelmiştir. Lakin bu eserler hep o yüksek manalara ilgi ve alaka uyandırmak için bir takım araçlar olarak görülmüşlerdir. İbn Arabi üstadımız der ki "Bizim eserlerimizden her gün birkaç sayfa tetebbu edenlere biz seyri sülük yaptırırız" der. Tıpkı bütün hakikat mertebelerinin Kutsal Kitaplar da dahi bütün mahiyetiyle hakikatlerin verilmemiş olması gibi bu eserler de ancak işaret dili kullanarak bazı hakikatlere işaret ederler. Zira bütün denizler mürekkep bütün ağaçlar kalem olsa yine de hakikat makamı yazıya dökülemez. Sufı müellifler de eserlerinde bütün söylenecek şeyleri söylemiş değillerdir. Zira haller kale sığmaz. Buraya kadar söylediklerimiz tasavvufî eserler yayımlanmamalı sözünü nakzeder.

Bununla beraber bir bakıma bu sözü haklı çıkarabilecek bir yön de vardır. O da bu eserlerin mevzuları itibariyle elit insanlara hitap etmesinden dolayı sıradan kişilerce ya doğru düzgün anlaşılamama veyahut yanlış anlaşılma problemiyle karşılaşılmasıdır. Mevlana'nın "Pişmişin hâlinden hiç anlar mı ham / Söz az ve öz gerektir vesselam" sözleri bunu söyler. Bundan dolayıdır ki sufiler "bizim eserlerimize nâmahrem bakmasın" demişlerdir. Tıpkı Kur'an'a "temizlenme, arınma" ameliyesinden geçmemiş olanların ona temas edemeyecekleri gibi. Yunus'ta "Yunus bir söz söylemiş, diğer sözlere benzemez / Münafıklar elinden örter mânâ yüzünü" sözleri ile "Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi / Dilsiz kulaksız sözün can gerek anlayası" dizeleri mananın bazı türden kimseler için örtülü olduğunu söyler. Veya Niyazi Mısrî'nin "Zâhida ayık dururken anlamasın sen bizi / Cür'ayı safi içip mestan olan anlar bizi" manidar sözleri bu eserlerin kimler tarafından anlaşılamayacağının ve kimler tarafından anlaşılabileceğinin güzel bir ifadesidir. Hasılı tasavvufi eserler ve kutsal kitaplar her zaman "bir bilen"le okunacak ders kitaplarıdırlar. Ders kitapları bilindiği gibi ancak bir hoca ile okunur. Hoca sınıfta dersi anlatan kişidir. Kitaplar da anlatılanı hatırda tutmak için öğrenciye yardımcı araçlardır. Sınıfta hoca yoksa öğrencinin elindeki kitap masanın üzerinde kalır ve öğrenci ondan bir şey anlamaz. Tasavvufi eserler aynıyla böyledir. "Bir bilen" bulunursa o eserler okunur bulunmazsa okunmaz. Zira içlerinde barındırdıkları sembolizmin anahtarları size verilmezse yanlış yerlere de gidebilirsiniz. Bu açıdan tasavvufi metinler bazı kimselerin elinde farklı maksatlara malzeme olarak kullanılabilirler. Bu da insanları doktrinden sapmaya götürür ki bunun örnekleri vardır. Demek ki bu kitaplarla sapıtabilmek de mümkün. Kur'an kendisi için de aynısını söylemiyor mu: "Çokları bu kitapla hidayet buldukları gibi çokları da yine bu kitapla dalalete düştüler". Mesela herkese Füsusu'l Hikem verelim düşüncesine karşıyım. Bendeniz bir kâmilden dört yıl Fusus dersleri dinlemiştim. Kitap ancak o derslerle açtı kendini bana. Netice-i kelam tasavvufi eserleri yayımlamak her şey demek değildir. Bu biraz da ülkemizin hassas yapısından dolayı böyle olmaktadır. Arif meclisinin ve kamil sohbetinin açılamaması bu dengeyi kitapların neşri yönüne kaydırmıştır... Ne yapalım?...


Prof. Dr. Mustafa Tahralı
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

Tartışma kulağıma çalındıysa da izleme fırsatı bulamadım. Bizim yaptığımız, basılmasında yarar gördüğümüz eserleri neşre hazırlamak veya tavsiye etmek şeklinde bir çalışma. Bugüne kadar okuyucunun istifade edebileceğini düşündüğümüz kitapların yayımlanmasına katkıda bulunmaya gayret ettik.


Prof. Dr. Hayreddin Karaman
Yeni Şafak Gazetesi Yazarı

Dücane Cündioğlu değerli bir dost, düşünür ve yazardır. Yukarıda geçen düşüncesini hangi bağlamda, niçin, hangi şartlara bağlı olarak-olmayarak söylemiş bilmiyorum. Böyle bir yazısını okumadım. Onun yazdığından veya düşündüğünden bağımsız olarak benim fikrimi sorarsanız cevabım şudur:

Tasavvuf, Kelam ve İslam Felsefesi ve Fıkıh dallarına ait kitaplar kütüphanelerde mevcuttur ve bunların önemli bir kısmı da neşredilmiştir, piyasada mebzuldür. Bütün bu kitaplarda yazılanların ifsad değil, ıslah, irşad ve tenevvüre vesile olması için okumanın usulünü bilmek gerekir. Bu "okumanın usûlü" ise bir kitaplık konudur. Eğer usûl bilinmiyorsa mealden tutun ilmihallere kadar birçok kitap da ifsada sebep olabilir.


Ahmet Taşgetiren
Altınoluk Dergisi Yazı İşleri Müdürü

Geçmişte yayımlanmış olan tasavvufi veya başka alanlardaki eserlerin bugünkü insanlara da ayniyle ulaşmasında bazı problemler ortaya çıkabileceğini ben de düşünüyorum. Fakat bunu ifsad şeklinde değerlendirmek doğru olur mu, bunu bilmiyorum. Bu tabii daha farklı şekillerde de ifade edilebilir. Bugünün insanının bazı bilgilere, görüşlere daha sorgulayıcı bakabileceği üzerinde durmak lazım. Eserlerin belki daha titiz redaksiyonlarla yayımlanmasında, dipnotlarla vesaire bazı görüşlerin vuzuha kavuşturulmasında yarar olacağı kanaatindeyim. Şu da söylenebilir. Bu eserlerin yayımlandığı dönemdeki bilgi ve kültür zemini bugün bulunmayabilir. Bugünün insanında dünyevileşmenin önemli etkisinden ve bunun dini bilgilerle karşı karşıya kalındığında yorumları etkileyeceğinden de kaygı duymak mümkün. Sonuç itibariyle ahireti yok sayan, gaybı yok sayan bir düşüncenin İslam'ı, dini metinlerin gayb ve ahiret muhtevalı değerlendirmelerine sağlıklı bakmama ihtimali ağırlıklıdır.


Mehmet Serhan Tayşi
Millet Kütüphanesi Eski Müdürü

Hem katılıyorum hem katılmıyorum. Mahzuru şu: Bazı grupları görüyoruz, şeriatın hiçbiri yok. Merhum Ali Yakup Cenkçiler Hoca derdi ki; "Tasavvuf beşe beş katmaktır. Zühd ve veradır. Öyle kaygıları olmayan kişiler Mesneviyi alıp okuyorlar. Bu eserler ehli kimselere okutulurmuş eskiden. Şimdi yok gibi öyle sohbet halkaları. Çok az, nadir. Sohbet halkalarında, şeriat ehli bilenlerle okunursa hidayete vesile olması mümkün olabilir eserlerin. Şuhud ehlini sarhoşlukla itham ediyorlar ama hakikat noktasından öyle değil. Esma ve sıfatı kattı nazarla Allah'ın varlığını müşahede etmektir şuhud hali. Allahın kudret sıfatı tecelli edişine Allah budur dersek vahdeti vücud değil vahdeti mevcud olur., yani panteizm olur. Arada fark var.

Şair der ki hakikat tekliktedir bak iki göz tek görüyor. Şahsi ufak kanaatim şu ki bu eserleri basmazsak tasavvufu müsteşriklerden öğrenmek durumunda kalacağız. En olumlu tarafından bakacak olursak; bu eserler neşredilir, üzerine de bir ibare konulur. Bir tasavvufi altyapısı olmayanlar bu eserleri okumasın denir. Böyle olabilir.


İlker Jandar
Tasavvuf Araştırmacısı

Dücane Bey belli hassasiyetleri ifade etmek açısından haklı ancak günümüzde tasavvufi eserlerin neşri için öne sürülen itirazlar mesela kelamla, felsefeyle ya da tefsirle alakalı yani İslam düşüncesinin tüm kollarındaki eserlerin neşri için de dile getirilebilir. Şu unutulmamalıdır ki dine ait eserlerin her zaman için insanları hidayete sevk etme hususiyetleri olduğu kadar dalalete sevk etme hususiyetleri de vardır. Yani dini bir eser okuyan şahsın bu eser karşısındaki konumu kendisine hidayet veya dalalet nasip edilmesiyle alakalıdır. Mesela Kuran-ı Kerim de müminleri hidayete sevk eden ve kâfirleri de dalalete sevk eden, onların dalaletlerini, küfürlerini arttıran bir kitaptır. Ama yine de bütün insanlara hitap eder. Bir kitap karşısında insanın sergileyeceği konum kendisiyle alakalıdır. Bu sebeple tasavvufi eserlerin neşredilmesine "özel" bir sınırlama getirilmesini doğru bulmuyorum. Eski dönemde İbn Arabi ve Mevlana gibi büyük mutasavvıfların gerçekten üst düzey olan eserlerinin okutulduğu mekanlar, bu eserleri izah edebilecek icazet sahibi üstatlar vardı. Biz bugünün Müslümanları olarak bu ayrıcalıktan mahrumuz. Bugün batılıların İslam düşüncesinin her kolunu, her eserini, her düşünürünü tabiri caizse didik didik ederek araştırdığı bir dönemde Müslüman toplumların, okuyucuların ve taliplerin İslam düşüncesinin zirveleri olan Ibn Arabi, Mevlana gibi mutasavvıfların, İbn Sina gibi felsefecilerin, kelamcıların kısacası bütün İslam düşünürlerinin eserlerin okuma, onları arılama ve yeniden yorumlama mecburiyeti ve vazifesi vardır. Bu sebeple tasavvufi eserlerin de İslam düşüncesinin diğer kollarına ait eserler gibi neşredilmesi ve genç Müslüman okuyuculara ulaştırılması doğru ve faydalıdır. Tasavvufta bir deyiş vardır: "Bahçıvan bir gül yetiştirmek için bin tane dikene su verir." Eğer bir gül yetiştirilebilirse bütün bu çabalara değecektir.


Mürsel Sönmez
Bir Nokta Dergisi Genel Yayın Yönetmeni

I. İrfan ve hakikat bilgisine dair te'lifat "ya ben öleyim mi söylemeyince" i halinden dolayı zuhur etmiştir. Yazmak tasavvufta kemal göstergesi olmamıştır. Ancak, ilmi ilahiye kendisinde baskın istidat olan kimi zevat (örneğin Ibn Arabi) kaleme ve kelama müracaat etmişlerdir.. Çok az örnek dışında bu konuda bize ulaşan metinler bir vecd halinin dışavurumları olarak tecelli etmişlerdir. Ve ehli aşk ile muhatap olmak ve meşveret zorların zorudur.

Vecd ve istiğrak hallerine dair te'lifatın o hallerin yabancısı olanlar tarafından okunması yararlarına değil çoğu zaman zararlarına olmuştur. Hele asgari dinî bilgilerin bile kıt olduğu bir zamanda daha da tehlikelidir. Her ihtisas alanının kendi dili olduğu gibi tasavvufun da kendi dili vardır ve bu dilin özü/dibi/merkezi de suskunluktur. Hiçbir veli kitap okuyarak bu makamlara geldiğini dillendirmemiştir. Ancak "ikra kitabek" hükmünce kendi gönül kitaplarını okumuşlar veya bir öğretici ile okumuşlardır.

Dile gelmeyen, tahdide sığmayan, "idraki meali bu küçük akla gerekmeyen" ile yaşanan hallerin dille ifadesi kimilerince "küfür" olarak nitelenmiştir. Sükût tevhiddir çünkü.

Peki ama bu tür eserler okunmazsa (ve tabii yayımlanmazsa) kadim kültürümüzün, ya da hakikat bilgisinin, ya da tasavvufun engin ufuklarına açılarak inançsızlıkla boğuşulan ve her anlamın yittiği bir dünyada tutunulacak daim bulunması zorlaşacak değil midir? Elbette değildir. Çünkü, "mutlak kitap" kendisine içtenlikle yönelenlere bu asal konuda da gereken esini sağlayacaktır. Devamı ise aramakla gerçekleşecektir. "Aramakla bulunmaz, ama, bulanlar arayanlardır."

Dile geldiğinde kendisi olmaktan çıkan hakikat, entelektüel saptırıcılığın ve parlak retoriğin malzemesi olmak tehlikesine düşecektir. Siyasal kötü hesapçılar için de iğdiş edicilikte kullanılan bir malzeme olabilecektir. Sır gönülden gönüle dökülür ve ancak sohbet etmekle sahabe olunur.

İlle de yayımlanacaksa (ki bu konudaki metinler eski zaman metinleridir) kendi orijinal haliyle yayımlanmalı ve avamın diline çevrilmemelidir. Talip olan da iz sürerek yol bulmalı ve yola iştiyak duymalıdır böylelikle.

II. Ehli irfanın okunmasına müsaade ettiği eserler var bir de. Bunlar Hz. Mevlana'nm Mesnevi'si ve Mısri Niyazi'nin divanıdır. Onlar hakkında "tasavvuf kitaplardan öğrenilmez ama okuyacaksanız Mısri Niyazi divanını okuyunuz. Çünkü o sülukunu tamamladıktan sonra yazmıştır," denmiştir. Mesnevi için de durum böyledir: Kıbti'ye kan Sıbti'ye su görünür.

Her olgunun ve olayın sanallaştırıldığı ve özgül niteliğinin göz ardı edilerek anlamını yitirdiği bir dünyada hakikatin kırılganlığı daha da artmıştır. Zahiri tutan hakikati yutacaktır. Zahir, içtenlikli insan için batına, yani hakikate götürücülük niteliği taşımaktadır. Satırda değil "sadr"da aranmalı denmemiş midir?


M. Fatih Çıtlak
Keşkül Dergisi Yazı İşleri Müdürü

Bu tür kitapların günümüz insanının anlayacağı şekilde, gerekli altyapı sağlanmadan sadece ticari maksatla basılmasının uygun olmadığını düşünüyorum. Bu sadece tasavvufi eserler için de geçerli değil üstelik. Bir hadis kitabının da şerhi yapılmadan basılması aynı sakıncaları doğuracaktır. Veya örneğin İmamı Azam'ın bir eseri basılırken, öncelikle bugünkü insana uygun şekilde bir anlatımının yapılması gerekir. Bu da bizce temelde, insanların faydalanması ile insanlardan (ticari olarak) faydalanmak arasındaki çizginin korunması ile alakalı bir durum.


Ahmet Turan Koçtürk
Yeni Dünya Dergisi Genel Yayın Yönetmeni

İrşad olmak isteyen "mürid'lerin haklarını yeme lüksümüz var mı? Mesele biraz okullardaki, çocuğun yetişmesinde okul mu aile mi daha etkilidir, babında yapılan münazaralara benziyor.

Haddizatında iyi düşünülürse bu yazının neşri bile birilerini ifsad edecektir.

Nasıl Kuran'ın muhkem ve müteşâbihi varsa, özellikle tasavvufi eserlerin de bu ayrıma tâbi tutabileceğimiz eserleri vardır. İbn Arabi'nin eserleriyle ilgili de bu ayrımı yapabiliriz. Eserleri neşretmeyi, "ifsad" kavramı çerçevesinde eleştirmek ise biraz insafsızlık olur.

Müteşâbih âyetler hususunda Allah (cc), "Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu tevil etmek için ondaki müteşâbih âyetlerin peşine düşerler." (Ali İmran, 3/7) buyurarak "ifsad" olanların, kalplerinde eğrilik bulunanlar olduğunu beyan eder.

İfsad olmaya yer arayan insanların varlığından dolayı irşad olmaya kapı arayan "müridlerin" haklarını yeme lüksüne sahip miyiz, bunu tartışalım daha iyi.

Umulur ki, irşad olanlar ifsad olanları döner tekrar irşad eder.


Ömer Özveren
Bedir Yayınlan Editörü

İrşad değil ifsattır ifadesi bizce yanlış. Bu tür bir ifadeye katılmıyoruz. Tasavvuf bizim dinimizin gerçeklerinden biri, insanın kendi nefsini terbiye etmesinin bir yoludur. Şu anda Türkiye hakiki mürşitler çok sınırlı olduğuna göre hakiki mürşitlerin kitaplarından faydalanmak, okuyucuyu bunlardan mahrum etmemek gerekir. Ama tabii eserin, yayın aşamasında ciddi bir tasavvuf ehlinin kontrolünden geçmesi şartıyla. Yani bir ilahiyatçı, muharrir, edebiyatçının veya gazetecinin incelemesi değil tasavvuf ehli birinin kontrolünden geçmesi gerekir. Yayma hazırlama sırasında bazı kavramların iyi bir şekilde açıklanması, yanlış anlamlandırmaların önüne geçilmesi lazım. Çünkü tasavvuf ehli olmayanlar bu tür eserlere belki önyargılı bakacak, eğer tasavvufla haşır neşir değillerse anlamayacak, dahası yanlış anlayacaklardır.



· "BUNA" KATILIYOR MUSUNUZ?

(9 Eylül 2006 - Yeni Şafak)

"Kitap Postası sordu: Tasavvufi Eserlerin Neşri İrşad mı Eder, İfsad mı?

"Dücane Cündioğlu Yeni Şafak'ta 23 Temmuz tarihli yazısında, tasavvufi eserleri neşretmek irşad değil ifsaddır, dedi. Biz de bu vesileyle ilgili yazar, akademisyen ve yayıncılara buna katılıp katılmadıklarını sorduk." (sy. 18, s. 41-44, Eylül 2006)

"Tasavvufî Neşriyat Tartışması" başlığıyla kapaktan duyurulan bu dosya, dergideki imzaya bakılırsa, Kâmil Büyüker tarafından hazırlanmış.

Güya yaptıkları dergicilik... Bazı zevat-ı muhtereme'yi telefonla arayın, "Buna katılıyor musunuz?" diye sorun, onlar da ciddiye alıp size yazılı veya sözlü cevap versinler; sonra bu cevapları bir araya getirip dosya diye yayımlayın!

Bu hafifliği hiç ciddiye almayıp görmezlikten gelebilirdim, ama kendilerini, yayın hayatına attıkları ilk adımda -hem de bir yazıyla katkıda bulunmak suretiyle- desteklediğim bir derginin, şimdi böylesine laubali bir dosyayla okurun karşısına çıkmasına ve hak ettiği ehemmiyet ve ciddiyeti hiç nazar-ı itibara almaksızın konuyu sulandırmasına seyirci kalmak istemedim.

Sadece sorunun üslûbundan değil, kanaatlerini dermiyan eden ilim adamlarımızın verdikleri cevaplardan da anlaşıldığı kadarıyla, bu dosyayı hazırlayan kişi ya da kişiler akılları sıra ortalığı kızıştırmaya çalışmışlar.

- Buna katılıyor musunuz?

- Neye katılıyor muyum?

- Dücane Cündioğlu bir yazısında, "tasavvufi eserleri neşretmek irşad değil ifsaddır" dedi ya, işte ona.

Soru böyle sorulunca, ilim adamlarımız ile yayıncılarımız da da ister istemez bir cevap vermek zorunda kalmışlar ve söz de açılmışken, hiç değilse konunun gerektirdiği hassasiyeti nazar-ı itibara alıp (muhtemelen bu arada da, "Yâ Rabbî! Bari sen aklımızı fikrimizi koru!" demeyi ihmal etmeyip) meseleye kendi zaviyelerinden açıklık getirmeye çalışmışlar.

Toplam onbir kişi görüş açıklamış. Şimdi bu açıklamaların bazılarından kısa alıntılar yapıp bilhassa derginin soru tarzının tevlid ettiği neticeye dair bir fikir edinmeye çalışalım:

Mustafa Kara: Hülâsa, "tasavvufî eserleri neşretmek irşat değil, ifsattır" cümlesi konunun tartışılması için bilerek söylenmiş 'sivri' bir cümledir diye düşünüyorum.

M. Erol Kılıç: "Tasavvufi eserler neşredilmemeli" sözündeki mutlak hüküm rahatsız edici.

Mustafa Tahralı: Tartışma kulağıma çalındıysa da izleme fırsatı bulamadım...

Hayreddin Karaman: Dücane Cündioğlu değerli bir dost, düşünür ve yazardır. Yukarıda geçen düşüncesini hangi bağlamda, niçin, hangi şartlara bağlı olarak/olmayarak söylemiş olduğunu bilmiyorum. Böyle bir yazısını okumadım. Onun yazdığından veya düşündüğünden bağımsız olarak benim fikrimi sorarsanız cevabım şudur: ...

Ömer Özveren: "İrşad değil ifsattır" ifadesi bizce yanlış...

Peki, Dücane Cündioğlu, konunun tartışılması için bilerek söylenmiş bu 'sivri' cümleyi acaba nereden çıkarmış? Bu sözü niçin sarfetmiş? Tam olarak neden bahsetmiş? Kime veya neye istinad etmiş? Görüşlerini nasıl temellendirmiş?

Ne önemi var?

Hiç değilse önemine inananlara yardımcı olmak isterim:

1. Ben bu konuda bir değil, 22-23 Temmuz 2006 tarihli (peşpeşe) iki yazı neşrettim: "Tasavvuf metinleri niçin neşredilmemeli?" "Tasavvuf metinlerinin neşri irşad değil, ifsaddır!"

2. Her iki yazımda da 'tab' (basmak) değil 'neşr' (yaymak); 'eser' değil 'metin' sözcüklerini kasd-ı mahsusla başlığa taşıdım. Aksi durumlarda, yazı içerisinde gerekli açıklamaları yaptım. (Son ikisinin lugavî anlamını merak edenler varsa, herhangibir sözlüğe bakabilirler.)

3. İbn Arabî hazretlerinin adını ve "birçok eseri" kaydını bilhassa zikrettim.

4. "Tercümelerin ehil kimseler tarafından yapılması gerektiğini söylemediğim gibi bu metinlerin tercüme edilmemesi gerektiğini de söylüyor değilim" şeklinde muradımı üstüne basa basa vurguladım. vs. vs.

Misâlleri artırıp sözü daha fazla uzatmaya gerek yok. Belli ki dosyayı hazırlayan kişi ya da kişiler, yazılarımı hiç okumamışlar, sadece başlığına bakıp "Bak işte bu iyi bir tartışma vesilesi olur!" demişler.

"Bu iş nasıl yapılır?", "Bir meselenin hakkı nasıl verilir?" gibi soruların cevabını ben vermeyeceğim. Dergiyi yayıma hazırlayan kişi ya da kişiler, yazımı okumayı bitirdikten sonra zahmet edip bu soruların cevabını, mahud dosyanın başına adını yerleştirdikleri Kâmil Büyüker'den almalıdırlar.

Ne garip değil mi, adıyla yayımlanan şu dosyadan, kendisini çok iyi tanıdığım, gayret ve ciddiyetini takdir ettiğim Kâmil Büyüker'in haberi bile olmamış.

Yazık, çok yazık!

--------------------

Derleyen: Mehmet Harmancı

Dücane Cündioğlu'nun Yeni Şafak'ta tasavvuf neşriyatı ile ilgili olarak kaleme aldığı yazıyla başlayan tartışmayı Halep&Arşın'lıyoruz.  
Bize GelenlerTümü »

» Kahraman Üzerine Dersler / Oğuz Karakaş
» Görsel Şiirin İlk Kitabı: Dada Korkut
» Makyaj Hatası / Yavuz Altınışık
» Oluş ve Bozuluş / İbn Sina
» Hiç / Merih Günay
"Kitap"lı SohbetlerTümü »

» Bir Kütüphanenin Serencamı ve "Yazma"ların Açılan Bahtı...
» İsmail Kara: "Türkiye'de sosyal bilimciler ilkokul düzeyinde ilmihal bilgisine bile sahip değiller!" / Röportaj: Önder Deligöz
» İletişim Yayınları Editörü Ali Artun: "Sanat hayata tekrar kök salmalı" / Röp: Barış Yıldırım
» "Surre-i Humayun'la yaşanan güzelliği yeniden yaşamak mümkün" / Röportaj: Yüsra Mesude
» İsmail Bilgin: "Safiye Hüseyin'leri Yeterince Anlatamadık"
Arşivlik HayatlarTümü »

» Asaf Hâlet Çelebi 100 Yaşında / Ömer Faruk Şerifoğlu
» Arşivcilerin Babası: Muallim Cevdet / Zeynep Berktaş

Yorum yazabilmeniz için üye olmanız gerekiyor. Üye olmak için tıklayın.

(Üye iseniz sayfanın en üstünde sağ tarafta yer alan kısımdan giriş yapmalısınız.)


Henüz yorum yapılmamış.

Üye Girişi
Kullanıcı adı
Şifre
Beni hatırla
Şifremi unuttum!
Ücretsiz Üye Olun!
Son 10 Yorum
toplantı (10.12.2013 - 17:25)
tek söğüt (26.02.2013 - 01:08)
yok var, var var (26.02.2013 - 01:06)
Hoş bir yazı (17.08.2012 - 00:19)
beklerken (27.05.2012 - 21:07)
bir yorum (21.12.2011 - 20:20)
bir yorum (21.12.2011 - 20:13)
işte tam da böyle (18.11.2011 - 20:37)
Gitmek (18.11.2011 - 19:53)
ELİF LAM RA (28.10.2011 - 00:02)
Yorum için üye olun!