« Anasayfa | Künye | Arşiv 7 Ağustos 2020, Cuma
Gündem: Kültür-
Sanat
Gündem: Hayat
40i Gündem Nöbetçi Köşe
40PENCERE
İki Nokta Üst Üste
Esma Ürkmez
Matbaadan Tanıtıma Koş!

Yeşilde Durmak
Hale Sert
Kanaviçe

Olay Yeri İnceleme
Zehir Hafiye Battal Küttab
Tezekten Terazi ya da Çok "hit" Alan Hep "tıklanan" Yazı Budur!

[ Kitap -> "Kitap"lı Sohbetler ]

Leyla İpekçi: Edebiyatın İlk Adımı Yazarken Bir Başkası Olmaktır

14.02.2006 - 12:43

Leyla İpekçi'nin ilk kitapları okuma isteğimin yoğunlaştığı, kendime kitapçıları uğrak yeri bellediğim yıllarda benim için bir edebiyat belleği olmuştu. Kahramanlarıyla özdeşleştiriyordum kendimi. Sevgi'nin halleri üzerine eksik ve fazlayı sorguluyordu İpekçi, ilk iki romanında. Peşi sıra üçlemenin devamı geldi: 'İlk Kötülük'. Aynı şeyler bu kitabı için de geçerliydi. Şimdi de sabırsızlıkla beklediğim yeni bir romanla çıkageldi; "Başkası Olduğun Yer". İçsel bir roman, bir yaşam sorgulaması belki de. Bu yeni kitabın vesile olduğu konuşmamızda daha dün okumuş gibi hatırladığım, bendeki etkileri hâlâ devam eden diğer yapıtlarından da söz ettik. Böyle olunca da yazıyla olan ilişkilerinin ilk adımlarıyla başladık konuşmaya...

Beş yıldır nerelerdeydiniz, neler yapmaktaydınız da bizden uzak kaldınız. Yeni romanınız bu beş yılın ürünü mü?
Romanın kendi kendine oluşmasını izledim dört buçuk yıl boyunca. Dünyaya baktım, yüzleri izledim. Konuşulanlardan çok konuşulamayanları duymaya çalıştım. Her romanın kendine ait bir dili, bir iç sesi vardır, onu bulmaya çalıştım. Romanımda olay örgüsüyle oluşan bir izlekten çok, bir iç dünyanın çeşitli halleri var. Öykünün kendisinden çok, bir halin, bir atmosferin okuyucuya geçmesini istiyordum. Bunu ifade edebildiğim ölçüde kendimden beklediğimi yerine getirmeye başlayacaktım. Romanımda kurmaya çalıştığım zaman, bir ilerleme değil, helezonik bir yapıydı. Keza, mekân duygusunu da bir babaannenin son yüzünde tutmaya ve bu yüzde kalarak sezdirmeye çalıştım. Her yüz gibi biricik olmasını istedim o mekânın. Böyle bir yapı kurarken, yazmaktan çok okumanız, 'oldu' demek yerine 'olmadı' demeniz, bir şeyler karalamak yerine silmeniz gerekir. Sizden talep edilen hiçbir şey yokken, kendinizden ne beklediğinizi biliyorsanız, kendi zaman akışınızı, akreplerle yelkovanlarınızı hızla akıp giden, belleklerde neredeyse hiç iz bırakmayan zamanın yerine geçirebilirsiniz. Dolayısıyla bu beş yıl bazıları için uzun, benim için kısa bir süre olabilir.

Gençliğe sizin yapıtlarınızla adım attım. Kitap/okuma tutkumun gün yüzüne çıkmasıyla, kitapçı raflarında ilkin 'Maya', sonra da 'Sinan'ın Mayası' beni kendisine hapsetmişti. Andığım iki kitabınız da gençliğe hitap ediyordu çünkü.
İlk kitabım 'Maya'yi yıllar içerisinde defalarca değiştirerek yazmıştım. Bir gün kitap olabileceğini aklıma getirmiyordum, daha çok uzak bir hayal gibiydi. Masumiyetin yitirilişini anlatmaya çalışmıştım. Yine hikâyenin kendisini okuyucuya anlatma arzusundan çok, bir iç dünyanın kraterlerinde bata çıka gezinmeye, oradan bana görünenleri sezdirmeye çalışmıştım. Amacım gençliğe hitap etmek değildi. Ama çocukluğun hayat kurgumuzda mütemadiyen biçim ve ton değiştirerek devam eden bir izlek olduğunu düşünüyordum, oradan yola çıkmıştım.

Sosyoloji bölümü mezunu olarak, insan psikolojisini çok iyi çözümlüyorsunuz bu kitaplarınızda...
Sosyoloji ile psikolojiyi birbirinden tamamen ayrıştırıp kesiştiği alanları görmezden gelemeyiz. Kaldı ki, insanı anlamak için ne sosyolojik, ne psikolojik tanımlar yetebilir. İnsanın bütün bu tanımlara sığmayan, neden-sonuç ilişkileriyle deşifre olamayan, ele avuca gelmeyen nitelikleri vardır. Sezgiyle, kalple, niyetle, vicdanla bilebilir, tam olarak netleştiremezsiniz yine de. İçimizde bildiğimiz ama bir türlü gideremediğimiz boşluklarımız vardır, işte bunu anlamlandırma çabası bizi birbirimizden ayırır. Farklılıklarımız DNA çözümlemelerinde binde bir gibi bir birimle tanımlanıyorsa da, aramızda tarif edilemez çukurlar, görünmez uçurumlar var. Önemli olan kendinizi bir şeyin ruhuna ne kadar verdiğinizdir bence. Bir başkasını anlamak ve anlamlandırmak biraz olsun mümkün olabilir böylece.

Yeni romanınız vesilesiyle buluştuk. Ama ben, geçmişe yolculuğa çıkmamızı ve Leyla İpekçi'nin yazın serüvenini bize anlatmasını istiyorum. Nasıl oldu yazıyla buluşmanız, örneğin ilk yazdıklarınızda nelerden söz ediyordunuz?
Yaşamakla yetinmeyen bir çocuktum, daima o yaşamdan bana yansıyanı ifade etmeye çalışırdım. Günlüklerim çok küçük yaştan itibaren gönderilmeyecek mektuplar, anılar, öykü ve şiirlerle doluydu. Küçükken böylesine çok anıya sahip olunamaz sanılır. Hatta böylesine bir mektup yazma ihtiyacı duymak da marazi bir şeydir diye düşünülür. Bilemiyorum bendeki tam karşılığım. Ama bulduğum her boş kağıdı doldurduğumu ve böyle yapmasam yaşayamayacağımı bilirdim. Klişe tabiriyle mutlu bir çocukluk geçirmiş kişilerden değilim. Belleğimin patikalarında zelzele izleri erkenden oluşmuştu. Yazmanın hayatımda hangi boşluğa işaret ettiğini bilmiyordum ama biliyor gibiydim.

Sosyoloji eğitimi aldınız ama iş yaşamında gazetecilik tercihiniz oluyor. Bunun özel bir nedeni var mı?
Sosyolojiye ilk başladığım yıl muhabir olarak çalışmaya da başlamıştım. Tek hayalim bir dergide çalışmaktı zaten. Okul bittikten sonra da gazeteciliğe meslek olarak devam ettim. Edebiyata olan ilgim hep kıyıda, köşede kaldı uzun yıllar. Okuyucuya ulaşmak, onun sizden talep ettiğini yerine getirmektir medyada amacınız. Edebiyat ise bunun tam tersini bekler. Karşınızdakini kriter alarak yazarsanız, bir süre sonra kendini tekrar ediş, bir nakarat halini alır yazdıklarınız. Kendinizden yeni bir şey öğrenmezsiniz. Dizginlerinizi tamamen gevşetmeli, tek başınıza duymalısınız kuşların sesini!

Sonrası edebiyat... Editörlük yapıyor ve yazılar yazıyorsunuz '9O'lı yıllarda. Her gazeteci, elbet edebiyata bulaşır diye bir iddiada bulunsam, ne dersiniz? Böyle bir şey varsa sebebi ne(ler) olabilir?
Bu kişisel kanınız üzerinden bir fikir geliştiremeyeceğim. Böyle bir genelleme yapılabilir mi, sanmıyorum. Bilmiyorum. Ama zaten bir önceki Soruda yanıtladım galiba bunu.

Dikkat çekici bir durum var, atlıyordum az kalsın; siyasetle de haşır neşir oluyorsunuz...
Gazeteye zaman zaman yazıyorum evet. Diyarbakır'daydım geçen hafta sonu. Sokaklarda kimsesiz, sahipsiz, binlerce çocuk var. Kağıt mendil satamazlarsa, kapkaç yapıyorlar. Belli çetelerin eline düşerlerse İstanbul'a yollanıp hırsızlığa zorlanıyorlar. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz, bir sokak çocuğu size mendil satmaya çalışırken? Vicdanımızın rahat olmadığı her konuda sorumluluğumuz vardır, çünkü yalnız vicdan yalan söylemez insana. Kitabımda, siyasi bir yaklaşıma indirgemeden, edebiyatın içinde kalarak epey dilime doladım aslında bunları. Etrafımızdakilere yapılan haksızlıklara göz yumdukça, olumlu düşünce merkezlerinin bacasından çıkan isli duman hepimizi zehirliyor. Kilometrelerce uzaklardan su taşıyan kadınların çaresizliğine kokulu banyo köpüklerimizin yalancı esansı siniyor. Bugün bu dünyada kişisel mutluluğunu 'varılacak son durak' olarak görenler bence insani erdemlerden bahsedemez. "Artık ideolojiler öldü" diyenlerin gösterişli ağına düşmemek için, tam da bu yüzden çok daha fazla siyasi duruş gerek bize.

Ve geliyoruz roman üçlemenize: 'Maya', Sinan'ın Mayası', İlk Kötülük'... Bu üç romanın ana teması nasıl özetlenebilir?
Sevilme arzusunun bir nedeni olan sevgi eksikliği ile aşırı sevgiden kaçmanın bir nedeni olan sevgi fazlalığı arasında bir yerde durmaya çalıştım. Genç insanların hayatında, kurdukları ilişkilerde bu iki durumun yansımasını görmeye çalıştım.

Bir de Şölen Sofrası/KadınErkek İlişkilerine ve Benliğe Dair Denemeler' kitabınız var...
Bu denemelerin çok kabaca hedeflediği şey, soru sordurmaktı. Benliğe dair, insandaki muğlak alanlara, konuşulamaz, ifade edilemez olanlara dair bir ipucu elde etmekti. Veya okuyucunun kendi sorularını sormasına eşlik etmek de diyebiliriz.

'Başkası Olduğun Yer'; daha ismiyle bir aidiyet sorgulaması ile karşılaşacağını sezdiriyor okura...
Kitabı yazdıktan sonra, sanki hiç yazmamışçasına nesnel kalıp, koyduğu isme dair bir yargıda bulunmak, o kitabı yazan kişi için mümkün değildir. Bu ismin kitaba nasıl bir hava verdiğini ancak her okuyucu kendine göre söyleyebilir. Edebiyatın bence ilk adımı, yazarken bir başkası olmaktır. Kendini bile anlatsan, 'öteki'nin sende kendine ait bir şey bulabilmesi ancak böyle mümkün olur diye düşünüyorum.

Diğer romanlarınızdan oldukça farklı bir roman bu! En başta anlatım tekniği olarak... Biraz felsefi bir yaklaşım da söz konusu.
İnsan yazarken, yazdıklarını böyle tanımlarla belirleyemiyor doğal olarak. Şiir ve düz anlatım. Bu ikisi bir arada, yekpare bir biçime otursun istedim.

Bölüm başlarında kullanılan 'ay' neyi simgeliyor?
Cetvelle ölçülebilen bir kronolojiyi değil, gel gitlerle, kesişip ayrışmalarla, bağlantılar ve kopuşlarla bir devam edişi anlatıyor 'Başkası Olduğun Yer'. Bir ara katmanda, zamanın kabuklarından soyula soyula, kendi takvimine kapanıyor giderek. Ve giderek tek bir ana oturuyor. İşte o ölmüş yüzde kalarak, önceye ve sonraya uzanmaya çalıştım. Teras partisinde kendinden geçerken toprak kaymasını fark etmeyenlere, kurban edemediğimiz haksızlıklarımıza rağmen kurban ettiğimiz masum insanlara, kuaför salonunda ölüme karşı mücadelesini vermeye çalışanlara, mutfakta pişen yemeklere, dışarıda ceset kokan otobanlara, süpermarket terminolojisiyle kurulmaya çalışılan kardeşliklere gittim geldim. Anın içinde sonsuz imkan vardır; bunları sezdirmeye çalıştım okuyucuya. Bölüm başlarındaki ayın halleri ve kısım başlarındaki güneşin beş vakti bu devam edişi hissettirsin istedim. Aynı zamanda 'yeni hayat'ımızı biraz da kadim saatlerle yaşama arzusuydu.

Bir anlamda da babaannenin ölümü sonucu, hayatı sorgulayış var tema olarak. Ölüm, son zamanlarda pek çok yazarın işlediği bir konu. Hemen aklıma Osman Akınhay ve yapıtı 'Ölüme Bakmak' geliyor. Orada da baba oğul hesaplaşması söz konusu. Sizde de babaannenin ölümü ardı sıra ölümü sorgulayış... Sebebi ne peki sizce; ölüm niye son zamanlarda belleğimizi bu kadar meşgul ediyor?
Yaşamı, hayallerimizden, vehimlerimizden, arzu ve korkularımızdan gitgide soyutladık. Ona steril, cetvelle ölçülebilen, önceden tespit edilebilen bir nitelik atfetmeye başladık. Somut olaylardan ibaret bir yaşamımız var artık. Yaşamı bu dünyanın görünür yüzüne hapsettiğinizde, görünmez ama sezilebilir bağlantıları yok sayarsınız. Ve ölümsüzlük yöntemleri geliştirip durarak, ölümsüzlük peşinde somut tedbirler aramaya başlarsınız. Yaşlanmaya karşı mücadele yöntemleri kozmetikten estetiğe müthiş bir sektöre dönüşmekle kalmadı, sağlam bir bilinçaltı dayattı hepimize: Sanki tabutsuz bir gelecek teknolojik imkanlarla bir gün mümkün olacakmış gibi iyice bu dünyaya çapalamaya başladık kendimizi. Böyle olunca da ölüm son nokta gibi görünüyor gözümüze. Dolayısıyla hemen her dramatik anlatımda karşımıza bir şiddet unsuru olarak çıkıveriyor. Kendi ölümünden korkanların başkalarının ölüsünü nasıl havada kapıştıklarını görmüyor musunuz? Ölümün de bir varoluş formatı olduğunu düşünüyorum ben, bu yüzden ölümü ölmek ve öldürmek olmadan anlatmak istedim. Ölmüş babaanneden arta kalan evi, giderek evdeki eşyaların tasfiye edilmesini, mutfaktaki baharat kavanozlarını, kadim yemek tariflerini uzun uzun anlatmam bu yüzdendi. Ölümün bir devam ediş olduğunu hatırlatmak istedim.

Satır aralarında fazlaca 'insan' eleştirisiyle karşılaşıyoruz. Ya da toplumun yaşayış tarzı, hayat felsefesinin...
İç dünyanın o hiç bitmeyen, kendini tekrar etse de daima bir başka daireye, ezele ve ebede açılan, açık uçlu formatını kurmaya çalıştım. Ve tabii bu beni edebiyatın içinden geçirirken, bana çok imkanlı, çoğul ama bir o kadar da tekil, öze yönelen, içe kapanan bir yapı sağladı. Toplumsalın kişiye yansıyan yanı da inişli çıkışlı ama illa ki keskin uçludur: Karanlık, delişmen, mutlaka eleştirel, ateşli, kıpır kıpır... Bir başkasına anlatılamaz olan yanıdır bu. İşte tam da bunu yapmak istedim bu romanda. Bir başkasına anlatırken anlatamadıklarımızı işittirmek istedim. Konuşurken değil susarken yaşadıklarımızı işittirmek...

Romanın bir yerinde Tanrı'ya Yakarışınız dikkat çekici, olağandan çok farklı: "Ya Rabbim; sonra dursun bu çeşitli dillerde bahane üretme salgını; bu hınç kervanı, dursun ne olur bu yıkım konvoyu artık. Tamamen kapanmazdan önce tövbe kapısı, affettirsin baba katilleri kendini bize..." (s.43)
Dua, beddua, ilham ve esin, yakarışlar, sayıklamalar, vehim ve hayaller, rüyalar... Zihinden kalbe inen bu dikey âlemlerin hepsi bize 'öte' dünyayı çağrıştırır. Ara zamanlara, anlam katmanlarına yollar. Bu flû ortamda sizin gözünüze neler çarpacaktır? Yazarın da okuyucunun da yaratıcılığı buralarda olmalı. Tüm muammasıyla her iç dünya görünmez bir bağla kainata uzanıyor. Yerdeki ve göktekileri içine alarak sonsuzluğu kuşatabiliyor derinliklerinde. Kendi etrafında ya da bir başka şeyin etrafında dönen her şeyle ilişki içinde değil miyiz? Dua ederken, başkalarının iyiliğini temenni ederken, o kişileri tanımasak bile, örneğin savaş çocuklarını, ya da baba katillerini, aramızda görünmez ama sezilebilir bir bağlantı kuruluyor. Birisi için dua etmek, onu affetmenin ilk koşuludur belki de.

Ve insanı ürküten şöyle bir cümle: "Kim ölümünün nasıl olacağını merak ediyorsa, geceleri nasıl uykuya daldığına baksın." (s.45)
Bir kelime düşünüyorum önce. Onun açılımlarını, imkanlarını deniyorum ardından. Genellikle hiçbir kelime istediğim gibi aralamıyor bana perdesini. Ama ben tam umutsuzluğa kapıldığım anda da bana teslim olmaya başlıyor giderek. Böylelikle benim bir kelimem oluyor. Giderek bir terkip oluşturmayı amaçlıyorum bu kelimelerden. Bunları art arda dizip kendimce bir ses elde ettikten sonra, bir de buna açıklama getirmek imkansız. Eğer konuşacak olsaydım, yazıp silerek yıllarımı geçirmezdim ki. Sizin kattığınız anlam neyse o olsun bu cümlelerin dile getirdiği. Daha anlamlı olur böyle!

'Teslimiyet' olgusu da temalardan biri; bireyin kendi iradesiyle gerçekleştirdiği bir eylem; "yaşamdan önce, ölümden sonra"...
Evet, önemli bir açılım bu benim için. Aslında bu romanın ilk kelimesi neydi derseniz, "teslimiyet" diyebilirim. Babaannenin son yüzünü en dış anlam olarak kabul edin, en içrek olanı da teslimiyet. İnsanın bu dünyayı kendisi yapmış gibi kibirlenmesinin kıyım ve yıkım getirdiği defalarca kanıtlandı. Biz yalnızca bulduk burayı. Suyu, toprağı, hava ve ateşi de burada bulduk. Dilimiz de bu dünya gibi bir emanet bize. İnsanın kendinden bahsedebilen tek varlık olmasının bir tesadüf olmadığını düşünüyorum. İnsan olmanın sorumluluklarından biri, belki en önemlisi 'ilk neden'e teslim olmaktır. İnsanın özgürleşmesinin, kendini kısıtlayan tüm engellerden kurtulmasının, kendisine verilmiş isimleri yansıtmasının yolu bu diye düşünüyorum. Aklımızla bilemediklerimizi kalbimizden bilmenin yolu bu bence.

"Gitmek, dünyanın ilk sessizliğine..."
İçimizden konuştuğumuz dil bize karşı bile daima sırlar barındırır. Öte yandan başkalarından öğrenmenin mümkün olmadığı şeyler vardır, içimizden biliriz. İç sesimizin bu dünyada konuşulan bir dil değilse bile bir 'öte dünya' dili olduğunu düşünürüm sık sık. İçimizden bildiğimiz, yalnız bize ait o ilkel dil, konuşmaya başladığımızda unutuluyor, içeri kaçıyor. Biraz da susmak gerekiyor onu işitebilmek için. Romanımın dili çoğunlukla bu susmalarla oluştu. Hiç konuşmayarak. Sükut gerekiyor. İlk sessizlik ya da seslerin yalın hali.

Romanınızın kurgusunda birden fazla izlek var ve okuyucudan farklı okumalar talep ediyor. Bu düşünceme katılır mısınız?
Tek izleğin bir durumdan diğerine aldığı sayısız biçim desek daha doğru olur. Evet, beni daima böyle bir yapı kurmak esinlendiriyor. Tek bir kelimeden, bir mefhumdan, giderek dışarı açılmak. Bunun için de dışarıdan kabuk soyarak içeri doğru inmeniz gerek. Aynı anda birbirine bütünleyecek iki ters işlem yani. Ya da tek bir izleğin çok farklı versiyonları diyeyim. İzlek birdir aslında, ama bir şeydeki o sonsuz çeşitliliği görmek isterim. Böyle bir yapı kurduğumda okuyucu iz sürecektir ve kendi ipuçlarına gönderme yaparak okuyacaktır metinleri. Birden fazla okunma biçimini ben böyle kurabiliyorum. Okuyucunun iç sesi, bu iç içe geçmiş açık uçlu dairelere kendince eşlik etsin diyorum. Herkes kendi yanıtını ancak böyle verebilir ve böylelikle sahici bir katılım olabilir.

Röportaj: Erdem Öztop, Hürriyet Gösteri, Aralık 2005, Sayı:276, s.22-25.

"Başkası Olduğun Yer". İçsel bir roman, bir yaşam sorgulaması belki de. Bu yeni kitabın vesile olduğu konuşmamızda daha dün okumuş gibi hatırladığım, bendeki etkileri hâlâ devam eden diğer yapıtlarından da söz ettik.  
Âlemde Ne Var?Tümü »

» Müziğin Gücü / Çeviri: Hale Sert
» İstanbul'daki Muhalif İranlıların Kısa Tarihi - 2 / Cihan Aktaş
» Tahran Kitap Fuarı'nda İlginç Bir Panel - 1 / Cihan Aktaş
» Benazir Butto'nun Son Sözleri / Çeviri: Hale Sert
» Temizlik: Nereden Nereye... / Çeviri: Hale Sert
EkstraTümü »

» Uykusuzluk / Mehmet Uğurlu
» Bir Yılda Kaç Kitap Okuyoruz?
» Doğu'nun Meyvelerini Batı'nın Tepsisinden Sunmak / Ali Ayten
» Kitapçı / Mehmet Ulusel
» "Aşk Istırapsız Olmaz" / Nuri Altun
Arşivlik HayatlarTümü »

» Asaf Hâlet Çelebi 100 Yaşında / Ömer Faruk Şerifoğlu
» Arşivcilerin Babası: Muallim Cevdet / Zeynep Berktaş

Yorum yazabilmeniz için üye olmanız gerekiyor. Üye olmak için tıklayın.

(Üye iseniz sayfanın en üstünde sağ tarafta yer alan kısımdan giriş yapmalısınız.)


Toplam 1 yorum yapılmış. Yorumların tamamını görüntülüyorsunuz.

yanlıslıkların komedyası

yorum kuvvetinizi uygun ve insancıl buldugumu söylemek isterim evet bu düşüncenize katılmamak elde değil ama biraz da bu ülkewde yasananları ele alırsak daha nesnel yaklaşırsak olaya görüşleriniz bence ve benim gibi düşünen icin paradigmaları göstermeniz gerekir savındayım kolemen_palto

kolemen_palto (13.05.2007 - 14:26)

Üye Girişi
Kullanıcı adı
Şifre
Beni hatırla
Şifremi unuttum!
Ücretsiz Üye Olun!
Son 10 Yorum
toplantı (10.12.2013 - 17:25)
tek söğüt (26.02.2013 - 01:08)
yok var, var var (26.02.2013 - 01:06)
Hoş bir yazı (17.08.2012 - 00:19)
beklerken (27.05.2012 - 21:07)
bir yorum (21.12.2011 - 20:20)
bir yorum (21.12.2011 - 20:13)
işte tam da böyle (18.11.2011 - 20:37)
Gitmek (18.11.2011 - 19:53)
ELİF LAM RA (28.10.2011 - 00:02)
Yorum için üye olun!