Aralık benim yollarımdan biridir. İlk yollardandır; çocukluğumun yollarından. Dedemin evinin, çeşmenin, dağların, çayırların ve tarlaların yoludur. Caminin, mezarlığın, çayın, derenin, kahvehanenin, köy meydanının, millet bahçesinin de. Aralık dağdan iner köyün diğer yollarına bağlanır. Dağı köye bağlar. Dağı dereye ve çeşmeye akıtır. Aralık'ın da tüm yollar ve sokaklar gibi bir başı bir sonu vardır. Kısa bir yoldur Aralık. Topu topu yüz metredir. Dardır aynı zamanda; tek araba geçecek kadar dar: tek kağnı, tek at arabası, traktör yahut otomobil. Ama ne uzun bir yoldur gelin bana sorun, ne bitmez bir yoldur. Geniş mi geniştir de. Koş koş bitmez, yürü yürü sonu gelmez bir yol! Çocukluğun o koca dünyasında bu dar ve kısa sokak, elbette engin mi engin bir dünyadır. Oyunların, koşuşturmaların, yaramazlıkların, haylazlıkların, duraklamaların, uzun hikâyelerin, kısa fıkraların harman olduğu bir mekândır ve dolayısıyla neredeyse köyün bütün sokaklarını içine alacak kadar engindir.
Aralık adından da anlaşıldığı gibi ara bir yerdir. Aradadır. İki tarla, iki duvar arasındadır. Daha doğrusu tek bir tarlayı ikiye bölen bir sınır-yoldur Aralık. Adı bundan dolayı mı Aralık'tır? Dümdüz bir sokaktır. Kimseyi saklamaz. Her şeyi göz önüne getirir. Aralık'a giren görünür. Alttan üste, üstten alta herkes seçilir. Ellerinde güğümlerle, kovalarla çeşmeden dönen kızlar, camiden bastonlarına yaslana yaslana gelen ihtiyarlar, omzunda tırpan, dirgen yahut kürekle tarladan, çayırdan gelen kasketli kara yağız adamlar, gıcırtılarıyla mahalleyi inleten kağnılar, motor sesiyle mahalleyi değil bütün bir köyü büyüleyen traktörler daha Aralık'ın alt başından seçilir. Hayvanlar bile; dedemin kıratı, köpeğim Fındık, eve yaklaşınca bir başka böğüren çalışkan öküzümüz Fidan. Aralık böylesine öne atar içindekini, içinde de bir şey saklamaz zaten. Hem nerede saklayacak ki, ne bir kuytusu vardır, ne bir köşeciği, ne bir girintisi. Böylesine düz, öylesine yalındır.
Her sokakta olmayan bir şey Aralık'ta vardır. Altı yedi metre uzunluğunda, yuvarlak bir çam kütüğüdür bu, herkesin bir şifre gibi bilip tekrar ettiği gibi odun yahut. Aralık'ın hemen hemen orta yerinde, sokağın evlere açılan küçük kollarının birleştiği bir yerde, Mehmet Hafız ile Zakir Hoca'nın evlerinin arasında duvara dayalıdır. Hakim bir konuma yerleştirilen odun, köy meydanını, meydana uzanan evlerin bacalarını ve hatta çeşme civarını bile görür. Oduna oturan kişi, o geçeye (öte yakaya),kuzeye, balabana, köye müthiş bir silüet katan volkanik dağa, dağın tepesinde dönüp duran kartallara bakar ve dahası o geçe ile cehennem deresinin arasından müthiş bir manzaraya açar gözlerini: masmavi bir gök, öbek öbek bulutlar ve uzaktaki dağ köylerinin ormanları.
En başta, odun, bir toplanma yerinin nişanesidir. Burası birkaç evin, komşuların, aynı sülalenin toplanma yeridir. Günün hemen her saatinde ama özellikle güneşin devrildiği ikindi sularında konu komşu yavaş yavaş burada toplanır. Kadınlar, erkekler, çocuklar, ihtiyarlar, delikanlılar yani bütün bir mahalleli bu ikliminin has sakinleri olur. Herkesin yolu buradan geçer, herkesin uğrağıdır burası. Sırtını duvara verip oduna oturan kişi kâh sohbete katar kendini, kâh susar ve sözünü ya sigara dumanlarıyla yahut çakısıyla yonttuğu çubuklarla dağıtır mahalleye. Sohbet ve yarenlik, buranın gerçek gıdası ve ruhudur. İnsan burada konuşur, susar, bekler, bakar, ağlar, durur, sataşır, şakalaşır, kızar, bağırır, dedikodu yapar, eğlenir, hüzünlenir, yorulur ve akşam ezanıyla birlikte usul usul evinin yolunu tutar.
Bir cümbüşü an an seyreden, bir ağır yarenliğe kulak kesilen odun da tıpkı orada oturanlar gibi harika hisseler kapar. Zakir Hoca'nın elinde baston cami dönüşünü seyreder; Ahmet Emi'nin sürekli mütevekkil haline bakar; Naime Hala'nın derin yüz çizgilerindeki sabrı ve sükûneti okur; Aziz Hoca ile Mehmet Hafız'ın çok uzaklarda kalan hatıralarla yeniden canlandıklarını izler; Mikail Ağa'nın bitmez hikâyeleriyle dolar; Celal Emi'nin tırpan döverken yüzüne yapışan muzipliğe dalıp gider. Dahası yaşmaklı gelinlerin, atkılı kadınların geçişlerine, çocukların bilye, birdirbir, çelik çomak oyunlarına bakar durur. Ve odun, bu sokakta akıp duran hayatın nabzını tutan, hayatın akışını an an takip edip tanıklığın yükünün altında ezilir büzülür.
Aralık, ayrılıkların ve kavuşmaların hararetiyle kavrulur aynı zamanda. Yıllardır ayrılıkların hasretinin, kavuşmaların sevincinin kavruk kıldığı insanların yürek yangınıyla, kalp atışıyla dolar. Düğün halaylarından, ölüm ağıtlarından, doğum sevinçlerinden payını alır. Kızları gelin edip gönderir, o kızların birer anne ve hatta nene oluşlarını hayretle izler. Erkekleri daha çocukken gurbete işe yahut büyük şehirdeki mekteplere uğurlar; onların birer tüccar, işadamı, öğretmen, usta, hafız, hoca, profesör oluşlarını şükürle, niyazla, tevekkülle seyreder. Adına göç denen yangınla azaldığını, büzüldüğünü görür. Toprak yolunda, yıkık duvarlarında, baş köşesindeki odunda bir vakit geçirmiş nice yavrusunun, şimdi gurbetin değişik köşelerinde yuva kurduklarını izler. Bir büyük döngünün kendisini de döndürdüğünü bilir.
Aralık'ı düşlediğim şu anda hangi aralıkta olduğumu, biraz arada kalmışlığımı, arada kalmanın ızdırabını yaşamaktayım. Yoksa benim ilk yollarımda olan bu Aralık, insanın hep bir arada-derede olduğunu, bir aralıktan başka bir aralığa geçip durduğunu hatta bir ara bu dünyaya gelip, bu dünyanın yolcusu olup, bu dünyanın yollarından geçip başka bir diyara yollandığını mı ima eder? Sen hangi ara yaptın bütün bunları diyesi gelir sonra insana. Dahası Aralık'ın bir şeyi araladığını, bir perdeyi, bir sis tabakasını aralayıp bir şeyi gösterdiğini, bir yolu ve hep yol halini, yolculuğu ima ettiğini düşündüm, düşledim. İnsan hep bir arada, aralıkta değil midir; o aralıktan yola düşen değil midir zaten?
Aralık çok boşaldı çoook.Allah yaşayanlara güzel ömür versin!Hep şehirlerin yeniden imar edilmesinden bahsedilir.Ülkemizde yoksullaşmış nice aralıklar var (yazınızda üzerinde durduğunuz aralık gibi) imar edilmeyi bekleyen?De kim yapacak!