Yer ve mekân, sürekli, insana kendini hatırlatır, kendini işaret eder; köklerini, bağlarını, tutamaklarını, iplerini. Yer ve mekân bir bağ metaforu olarak varlık kazanır ve varoluşu sürekli taze tutar. İnsanı çepeçevre kuşatır, bir an yalnız bırakmaz onu; doğduğunda bir hastane odası yahut ev, öldüğündü bir mezar şeklinde ona yapışır adeta. Mekânlardan geçe geçe, mekânları geçe geçe insan kendini bulur, kendini inşa eder, kendini gerçekleştirir. Bu denli kendini kuşatan gerçeklik elbette onun muhayyilesinde, hayatının saklı yanlarında, bütün bir ömründe canlı, pörsümez karşılıklar üretecektir. İnsan mekânlara öylesine uğrayıp geçmez; orada kalır. Birikir, kendini biriktirir, damıtır, kazır. Bir hafıza ve hatıra abidesi olarak yükselir mekân.
Bir hafıza birimi olarak mekân, insana dair pek çok şeyi taşır, temsil eder. İnsanın unuttuğu, hayatın hızına kurban verdiği kimi ayrıntıları mekân depolar ve bazen ortaya serer. Tanık olduğu tüm sıcaklığı yani hayatı, mekân dondurur. Bundandır ki, ilk bakış, hızlı bakış, üstünkörü bakış, mekânı donmuş bir halde görür; ne bir hayat belirtisi, ne bir dil, ne bir sözcük. Alık alık bakan bir ev, duvar, meydan, taşlar, burçlar, kuleler, minareler görür sadece. Ne ki yakın bakış, mekândaki sözü, dili, hayatı görmekte gecikmez ve mekânın ne büyük bir hatırayla yüklü olduğunu anlar. Çünkü mekân kendine dokunan, bakan ve kendini dokuyan o hayatı, o hatırayı muhafaza etmekte, hafızasına almakta ve zaman zaman bu hazineden hisseler dağıtmaktadır. Nasıl, mekânın varlığı bir hafızaya, o hafızadan dağılan hatıralara denk ise mekânın kaybı da aynı şekilde o hafızanın dağılmasına, o hafızadan dağılacak hatıraların yok olmasına işarettir. İnsanın, mekâna bakınca bir şeyleri görmesini, bir şeyleri aramasını böyle anlamak gerekir.
Uzun, inişli-çıkışlı, değişken, katmanlı hayatı boyunca insan(lık), hep mekân üretmiş, mekânlarda yaşamış, mekânlarla iz bırakmıştır. Tarih, biraz da mekândaki izlerin olaylarla, hayatlarla bağında ortaya çıkan sahnedir; hem hayatın hem mekânın öne çıkardığı bir sahne. Yaşamak, tarihlenmek ve mekân edinmektir bu bakımdan; bir tarihe ve mekân sahip olmaktır. Aidiyet ise burada kendini belli eder; tarih ve mekânla kendi benliğini dile getirir insan; kendini anlatır, kendini gösterir. Mekana ve tarihe sahip çıkması bundandır; kimi zaman bu sahip çıkmayı nostalji, abartı, yüceltme ile bezemesi de. Çünkü mekân, insanın aidiyet iklimidir; hem kendi küçük tarihinin hem de kendini atalarına, köklerine bağlayan büyük tarihinin elle dokunan, gözle görülen yalın bir terennümüdür. Bir mekânsal kategori olarak görülen tarihî yapılar/mekânlar o büyük tarihi, aidiyeti, hatırayı hatırlatma, tekrar anlatma işlevi görür. Tekrar tekrar o mekânlara gidilmesinin, o mekânların canlandırılmasının hikmeti budur. Ortak bir aidiyet zemini olmaları, ortak kültürü ve hayatı/hatırayı temsil ediyor olmaları, o mekânların tıpkı birer anıt misali hayata katılmalarının sağlanmasının hikmeti de budur.
Mekânlar da tıpkı insan gibi gelip geçicidir, fanidir. Her mekân kendince bir hayatı ve dili oluşturarak zamanı hecelemekte, zamandan geçmektedir. Eski mekânlar gibi yeni mekânlar da kendine özgü bir dili, sözü ve hayatı temsil etmektedir. Zamanın ruhu, mekânın ruhuyla buluşmaktadır. Kaybolan mekânlar, elbette, bir şeylerin kaybolduğunu da belki acımasızca haykırmakta; yeni mekânlar da yeni ama farklı bir hayatın cisimleştiğini belki hoyratça, belki kabaca, belki de munisçe dillendirmektedir. Kaybolan yahut yıkılan mekân, nasıl koca bir hatıra denizini kurutmakta ise, yeni zamanların mekânı da yeni yeni hatıra denizine su taşımaktadır. Hayat da zaten bu şaşmaz döngüde kendini bulmaktadır. Aslolan o mekânları var eden ruhla buluşup bütünleşmek ve o ruh iklimini hayata taşımak, hayatı o iklimde sürdürmek olsa gerek. Hayatı mekânla, mekânı hayatla süslerken, aynı şekilde ikisini birbirine kefil, dost ve aşina kılmak gerek.
Yer ve mekân, sürekli, insana kendini hatırlatır, kendini işaret eder; köklerini, bağlarını, tutamaklarını, iplerini.