İnsanı yalancı, hilekâr bir rahatlığın içinde yüzdüren akımdır dedikodu. Güvenli sahillerde yürür insan dedikodu yaparken. Kendinden emindir, kendi başına bir hal gelmeyeceğinden emindir. Çünkü üzerinde rahatça tepindiği, hep başkasıdır, kendisi değil. Bundandır ki dedikodu insana tatlı gelir, zevk verir, doyumsuz lezzetlere batırıp çıkarır. Ne ki onun tadının acı mı acı olduğu, verdiği rahatlığın yalancı mı yalancı olduğu çok sonra anlaşılır.
Dedikodu her halükârda bir yıkma işidir; konuşulan başkasının düşüşünü dayanılmaz memnuniyetle, kışkırtılmış hazla ve şehvetle seyretme eylemidir. Orada, dilde yahut ortamda konuşulan, ipliği pazara çıkartılan kişi yahut kişiler yavaş yavaş kaçınılmaz bir düşüşe doğru ilerlemektedir. Konuşulan düşüşe geçtiği halde konuşan çıkıştadır. İkisinin konumu arasında zıtlık vardır. Konuşulan gülünçleştiği oranda konuşan gururlu ve kibirlidir. Dedikodusu yapılan büyük mağlubiyeti kader bilmişken, dedikodu yapan yalandan galibiyetin doruklarındadır.
Dedikodu, konuşma denen o sathi eylemi yani bir anlamda rüzgârın kanadına takılı o eylemi gerektirir. Konuşma yoksa dedikodu da yoktur. Dedikodu manasındaki konuşma insanı fena halde rahatlatır. Çünkü konuşma başkasına dönüktür; başkasının türlü türlü hallerine. Başkasının acılarını, gülünç hallerini, başarılarını yahut başarısızlıklarını, zenginliğini yahut fakirliğini, gücünü yahut güçsüzlüğünü pervasızca kendine malzeme yapan dedikodu, bütünüyle başkasının yıkımıyla ilgilidir. Bir iç-konuşmaya ya da öz-eleştiriye dayanmadığı için dedikodu, sürekli başkasını aracı kılarak yeni bir iktidar alanı oluşturmanın peşindedir. Bundan dolayın en sonunda konuşan kişi, müsterihtir, kendine biraz daha hayrandır, kendi gurur tellerini daha şen bir edayla tıngırdatmaktadır.
Kimin dedikodusunu yapar insan? En yakınındakilerin. Ahbaplarının, arkadaşlarının, akrabalarının, aile fertlerinin, komşusunun, mahallelinin, meslektaşlarının, ortaklarının, işçilerinin, müşterilerinin, işverenlerinin. Tanıdıklarının, gördüklerinin, selam-sabah ettiklerinin, evine gittiği yahut evine gelen kişilerin. Yani kendi camiasından ve cemaatinden olanların. Yani bizzat kendisinin aslında. Dikkat edilirse, dedikodusunu yaptığı insanların, hastalandığında ziyaretine gelen, öldüğünde tabutunu taşıyan ve hatta cesedini mezara koyan kişiler olduğu anlaşılır.
Kiminle dedikodu yapar insan? En yakınındakilerle. Ahbaplarıyla, arkadaşlarıyla, akrabalarıyla, mahalleliyle, meslektaşlarıyla, camiasından ve cemaatinden olanlarla. Yani tanıdıklarıyla, selam içre yaşadıklarıyla, sevdikleriyle. Düşmanların, nefrete konu olan ötekilerin dedikodusunu yapmaz insan. Düşmanıyla çarpışır, tanıdıklarının dedikodusunu yapar. Bu açıdan dedikodu aslında insanın hançeri kendi böğrüne saplamasından, kendi evini tarumar etmesinden, kendi kendini taşlamasından başka bir şey değildir.
Dedikodu her halükârda bir yıkımdır. Tadının acı mı acı oluşu, hilekâr bir rahatlık oluşu burada gizlidir. Çünkü gerçekte dedikodunun yıktığı insanın ta kendisidir, başkası değil. Cemaati dağıtan, birliği çökerten bir eylem olduğu için de yasaklanmış, hor görülmüştür. Ayet-i kerimenin dedikoduyu 'kardeş eti yeme' ile eş tutmasının hikmeti budur.
İnsanı yalancı, hilekâr bir rahatlığın içinde yüzdüren akımdır dedikodu. Güvenli sahillerde yürür insan dedikodu yaparken.